US ATÖLYESİ DERGİSİ
SAYI 6
EDİTÖR'DEN... Felsefe üzerinde önyargılar her zaman çok olmuştur. Bu önyargılardan en sık işitileni ise felsefenin sıkıcı ve sevimsiz bir etkinlik olduğudur. Durumun böyle olmasına neden olan süreçleri ortaya koymak pek zor olmamalı. Bu süreçlerin başında da kişinin üniversite çağına dek aldığı eğitim gelmektedir. İngiliz felsefeci David Hume'un da ısrarla vurguladığı gibi, kişi ilk kez karşı karşıya kaldığı bir durum karşısında hemen bir yargıya varır. Şayet kavradığı şeyin ilk önce olumsuz bir yanını algıladıysa, tümevarım yoluyla o şeyin bütünüyle olumsuz olduğuna kanaat getirir ve olumlu yanlarını daha sonra göremez, hatta bu yargı yaşam boyu sürebilir. Yeni tanıdığımız birinin bize yalan söylediğini anlarsak şayet, artık o kişi gözümüzde kötü biridir. Peki ya güvendiğimiz eski bir arkadaşımız bize yeni tanıdığımız kişinin yalan söylediğini bildirirse ne olur? Elbette inanırız hemen. Tam da bu noktada daha da vahim bir durum belirir: Düzgün ve olumlu bir şeyin kişiye en kötü şekilde aktarılması ve bunun da kişinin kafasında ömrü boyunca olumsuz bir kavram olarak kalması. İşte, ister felsefe olsun isterse de tarih biliminde olsun, ülkemizde olan budur. Lisede felsefeyi yılda tek bir felsefe kitabı okumayan öğretmenlerden ve sığ ders kitaplarından öğrenen gençlerin, felsefeye ilişkin edindikleri üstünkörü, yalan yanlış bilgiler yüzünden üniversitede felsefe bölümlerine yönelmemesi, sadece açıkta kalmamak için tercihlerini bu yönde kullanması normal sayılmalı. Kanımca daha da vahim olan ise ‘psikoloji, sosyoloji veyahut da felsefe olur' mantığıyla bilinçsizce felsefe bölümlerinin dolması. Özel bir istek duymadan dört yıl sürecek bir eğitim sürecine adım atılması, akademik dünyada da sorunlara yol açıyor. Ülkemizde mobilyacılık, berberlik gibi mesleklerde hayatını kazanmaya çalışan felsefe mezunu kişilerin sayısı hiç de azımsanacak düzeyde değil. Üstelik mezun olunur olunmaz felsefi etkinlikten tamamen kopulması da ilginç. |
|
||||||||
Tarih Vakfı'nın öncülüğünde gerçekleştirilen İnsan Hakları ve Ders Kitapları Projesi, eğitimde bulunduğumuzun yerin zemininin resmini gayet açık bir biçimde çiziyor. Bu projede ilk ve orta dereceli eğitimde okutulan 190 kitap taranmış, incelenen kitaplar bilimsel doğruluk açısından sınıfta kalmıştır. Ders kitaplarımızın halinin vahim olduğunu orta okul ve lise sıralarında çoğu kişi gibi ben de fark etmiştim. Tarihimizi ardı ardına gelen savaşlar ve zaferler silsilesi olarak algılamamıza neden olan, öğrenciyi bu alandan soğutan ve maalesef uzun zamandır nesnel bilim yerine farklı belirli amaçlar güden eğitim sistemini oluşturan taşlardan bir kısmının değişmesi şart. Bu bağlamda, öğretmenlerimize büyük görev düşüyor. Müfredat neyi baskılarsa baskılasın, dersi yürüten kişi anlatımında farklı noktalara değinip öğrenciye ek okumalar önererek daha nitelikli bir eğitimin ateşleyicisi olabilir. Bu dergiyi sürekli okuyanların da bildiği gibi Us Atölyesi'nde felsefe eğitimi veriliyor. Bu eğitimde hem çoğu akademide hem de liselerde uygulanandan farklı bir yöntem takip ediliyor. Kişinin öğrendiği her şeyi sorgulamasına ve düşüncelerini ifşa etmesine izin veriliyor. Bir görüş, seminerlere katılan çoğu kişiye ters gelse de kendisine yaşam alanı bulabiliyor. Çalışmalarımızda yardımcı kitap olarak tek bir yayınevinin, ya da yalnızca tek bir yazarın eserleri takip edilmiyor. Mevcut yapı belki de ‘genlerimize' işlediği için zaman zaman bunu gerçekleştirmede zorlanmıyor değiliz, fakat atölyede çok yol kat edildiğine gönülden inanıyorum. Serdar ALPER |
|||||||||