Us Atolyesi 13.sayı

Editörden

Betül Çotuksöken’le ‘Kavram’ Kavramı (1)

küreselleşme yerel dilleri yok ediyor

hazinenin düşüncesi

felsefe’nin güncel sorunları

DEĞİŞEN KAFALAR

“YOK” değil/yerine “VAR DEĞİL”

serin duruş

9. Uluslararası İSTANBUL Bienali

protreptikos ‘‘felsefeye çağrı’’

şimdi ne yapacağız? 

 felsefe’nin güncel sorunları

Editörden

Yeniden Merhaba,

Us Atölyesi olarak 4.Yayın dönemimizde dergimiz vasıtasıyla yine sizlerle birlikte olmanın mutluluğu içerisindeyiz. Neden her seferinde bir süre sizlerden ayrı kalıyoruz? Bunun en önemli nedeni dergimizin finansmanının kendi katkılarımızdan, reklam gelirlerimizden ve zaman zaman sizlerin yaptığı katkılardan oluşuyor olması. Dergimizin ücretsiz ve bütçemizin sınırlı olmasından dolayı 3 yıldır 3 sefer yaz dönemlerinde ara vermek zorunda kaldık. Ancak hedefimiz katkılarımızın ve reklam gelirlerimizin artmasıyla dergimizin bu zorunlu ara dönemi geçirmeden yayına devam etmesi. Bir de dağıtım konusunda bize yardımcı olabilecek gönüllülerle daha fazla ve farklı alanlara, özellikle İstanbul dışındaki üniversite ve kültür merkezlerine ulaşmak istiyoruz. Bu konularda sizlerin her türlü öneri ve desteğine açığız.

Ali Tiril, 3.dönemdeki başarılı ve özverili editörlük görevini tamamlayıp bu dönem görevi bana devretti. Kendisi yine dergi bünyesinde çeşitli konularda emeğiyle bizlerle olacak. Her birimiz yaşam alanlarımızda farklı profosyonel kimliklerde yeralırken Us Atölyesi’de amatör bir ruhla elimizden geldiğince profosyonel kalitede işler yapmak üzere çalışıyoruz. Bizimle tanışmak, çalışmalarımız hakkında daha detaylı bilgi almak ve bizimle yolalmak istiyorsanız dergimizde duyurduğumuz çalışmalardan birine katılmanızı öneririm. 2 Aralık’da uzun zamandır yapmaya ara verdiğimiz bir çalışmayı yapacağız, ‘Beyin Fırtınası’. Açıkcası bu çalışmanın adını koyma sürecimiz bile bize yakışan bir üretim sürecinin sonucunda oldu. Beyin Fırtınası’nın konusu 5 bağlamda ele alacağımız ‘ilişki’ kavramı. Bu çalışmada öteki ile ilişkimizin nasıl oluşturulduğu, kimin kimi ya da neyin neyi oluşturduğu, iktidar süreci ve içinde bulunduğumuz ilişkileri çözümlemede felsefenin nasıl bir görev aldığı üzerinde duracağız. Diğer bir etkinliğimiz de Maltepe Ünv., Felsefe Bölümü Öğretim görevlisi Ahu Tunçel’in özgürlük kavramını siyaset bağlamında ele alacağı ‘Siyasal Özgürlük Sorununa Çağdaş Yaklaşımlar’ başlıklı 9 ve 16 Aralık’daki konuşması olacak. 

Felsefeyle tanışma öyküsü hemen herkesin farklıdır. Sahi nasıl tanışılır? Nasıl farkında olunur felsefeden ? Okul sıralarında öğretmenlerimizden ? Günlük okuduğumuz gazetelerden ? Haftalık-aylık dergilerden ? Televizyon programlarından ? Arkadaş sohbetlerinden? Okuduğumuz kitaplardan ? … Felsefe yoksa birilerinin söylediği gibi halkın gündelik yaşam alanlarında boy gösteremeyecek kadar kompleks ve anlaşılması zor, miniminnacıcık bir kesimin kendi aralarındaki özel bir kulüpte sadece kendilerinin bilmelerine ve oynamalarına izin olan bir ‘oyun-cak’ mı ? Ne dersiniz ? Bu konuyu ileride devam etmek üzere burada bırakırken size dergimizin bu sayısının içeriğinden kısaca bahsetmek istiyorum.

Bir süre once Us Atölyesi’nde düzenlediğimiz çalışmalardan bazılarının konuşma metinlerini daha geniş bir kitlenin bu çalışmalardan faydalanması için dergimizde yayınlama kararı almıştık. Çalışmaların herbiri çok değerli olmasına rağmen dergimizdeki sınırlı sayfa imkanından dolayı ne yazık ki şu dönem için tüm çalışmaların metinlerine yer veremiyoruz. Bu sayımızda, Prof. Dr. Betül Çotuksöken’nin Us Atölyesi’nde geçen dönem oldukça beğeniyle takip edilen ‘Kavram Kavramı’ üzerine yaptığı çalışmanın konuşma metnini yayınlıyoruz. Ayrıca dergimizde

büyük bir merak ve ilgiyle okuyacağınızı tahmin ettiğim felsefeye çağrı, felsefenin güncel sorunları, özgürleşme sonrasındaki biz, 9.İstanbul uluslararası sanat bienali, küreselleşme ve dil, Anadolu kültürü ve bilgeliğinde dil kullanımı, ölüm karşısındaki tavrımız ve yaşamımıza ince değinmelere dair yazılara yer verdik. Dergimizin bu sayısında sizlere iki kitap tanıtımı sunduk. Biri Mehmet Uysal’ın yeni çıkan kitabı ‘Hazinenin Düşüncesi’ diğeri ise Thomas Mann’ın konusu sevgi ve kimlik kavramları çevresinde döndüğü ‘Değişen Kafalar’.

Dergimizle ilgili her türlü öneri ve katkılarınız için bana email gönderebilirsiniz. belmaorhan@e-kolay.net

Keyifli okumalar …

Sevgilerimle,


Betül Çotuksöken’le ‘Kavram’ Kavramı (1)

Betül Çotuksöken

(Sn. Betül Çotuksöken’in Us Atölyesi’nde yaptığı konuşmanın metinidir.)

Kavram, daha çok düşünme boyutuyla alakalıdır. Bütün kavramlar soyuttur. Onlar tamamen bizim düşünce dünyamızın var olanlarıdır; ögeleridir. Onların dile yansıması ise sözcükler, daha teknik bir deyimle, terimler şeklinde olur. Düşünme boyutu, dil boyutu, dış dünya boyutu vs… Kavramla dış dünya arasındaki ilişki hiçbir zaman bire bir değildir. Bu yüzden, kesik kesik bir ilişki söz konusudur. Aynı şekilde dille veya terimle dış dünya arasındaki ilişki de kesik kesiktir. Çok da doğrudan, bire bir; bir birini tam yansıtan ilişki değil. Vaktiyle öyle olduğu zannediliyordu. Oysa zamanla hiç de öyle olmadığı, tamamen keyfi bir ilişki olduğu anlaşıldı. Aslında çok büyük tartışmalar var; düşünme ve dil arasındaki ilişkiler boyutunda. Bir ve aynı şeyler midir; yoksa farklı mıdır? Farklı farklı görüşler var. Ben, düşünme ve dil boyutunun farklı olduğu kanaatindeyim. Bunlar bir birini yansıtıyor tabii. Her dile getirdiğimizin, tabii ki düşünsel bir arka planı var. Ama düşünmenin daima dille gerçekleştiği konusunda tereddütler var kimi felsefeciler için. Biz, daha çok resimlerle düşünüyoruz. Fakat daha ayrıntılı, ya da kültürle bağlantılı herhangi bir yapı söz konusu olduğunda düşüncelerimiz açıkçası dile de bel bağlıyor. Demek istediğim şu: resimlerle düşünüyoruz, resimler eşlik ediyor bizim düşünmemize eğer felsefi bir düşünme platformundaysak, bilimsel bir düşünme platformundaysak burada dil daha çok eşlik ediyor. Zihinsel terim denilen bir terimler bağlamıyla, ya da zihinsel sözcüklerle düşünmemizi sürdürüyoruz.

Şimdi, son derece soyut bir takım belirlemelere bağlı üç tane terimden söz edebiliriz.

1) Transandantal idealizm: Öncelikle, şöyle bir temel bilgiye ihtiyacımız var. Bunu Aristoteles’ten beri biliyoruz: Terimler kavramların göstergesi, kavramlar da nesnelerin, var olanların göstergesi veya imi. Var olanlar dediğimiz zaman da bunlar ya birer dış dünya nesnesi olabilir -ister doğal, ister kültürel yapısı içerisinde olsun-, ya da bizim tamamıyla düşünsel boyutta kalmak üzere ürettiğimiz herhangi bir dış dünya durumuna veya nesnesine hiçbir şekilde karşılık gelmeyen bir terim olabilir - Transandantal idealizmde olduğu gibi-.

Şimdi sağ taraftaki idealizm terimini tırnak içine aldım. Kavramların tarihini göstermek bakımından idealizm, realizm, rasyonalizm gibi terimler gerçekten iyi bir örnek teşkil ediyor. Bunların anlamları dönemden döneme değişebiliyor. Veya filozofların kullanımına göre de değişebiliyor. Sadece idea terimini aldığımızda taa Platon'dan, idea teriminden Frege’ye kadar farklı farklı anlamlar taşıyan bir terimle karşı karşıyayız. Çok çarpıcı bir örnek olsun diye hem de felsefe tarihinde çok önemli bir dönüm noktasına denk geldiği için bu terimi ele almaya çalıştım. Kant’la bağlantılı olarak bunun bir de başka türlü bir hikâyesi var açıkçası. Çünkü Kant kendisine ‘ben idealistim’ dediği zaman o güne kadar anlaşılan o güne kadar benimsenmiş olan idealizm teriminden farklı şeyler söylediği halde bir türlü anlaşılamıyor. İdealistim dediği zaman kendisi Berkeley'le karıştırılıyor mesela. Veyahut da var olanların ya da dış dünya nesnelerinin varlığıyla ilgili olarak bir takım şeyler ileri süren filozofların görüşleriyle karıştırılıyor ve bundan büyük rahatsızlık duyuyor. Çünkü yanlış anlaşılmış oluyor. O nedenle ben başka bir terim kullanmak isterdim burada; eleştirel idealizm veya idealizm terimini kullanmak istemezdim demeye getiriyor. Ama siz illa ki alışılagelmiş terimlerle beni ifade etmek istiyorsanız benim idealizm denilen tutumum transandantal veya eleştirel idealizmdir, diyor. Ben buradan bir metin okuyacağım şimdi size, idealizm dediğinin ne olduğunu anlatabilmesi için. Kant’ın ne kadar büyük zorluklarla karşı karşıya kaldığını, ne kadar sıkıntı duyduğunu görebiliyoruz. Çünkü idealizm dediği şeyle insanların o zamana kadar anladığı, nesnelerin varlığı ile ilgili olan bir şey. Genellikle de bu böyledir. Kant bu konuda ayrıntılı bir takım görüşler ortaya koymuş olmasına rağmen bir yığın zorluklarla karılaşıyor. Ve hala bir yönüyle eski idealist anlayışa bağlı tutumlar o kadar varlığını sürdürüyor ki, günlük dilde bile idealist dendiği zaman, hayalleri peşinde koşan, bir takım ülküleri olup onların arkasında dolaşan, ayağı biraz da yerden kesik, başkaları tarafından genellikle böyle algılanan, reel olmayan birileri akla gelir. Peki, buradaki ölçü nedir? Burada ölçüt, var olanların varlığı ile ilgili belirlemelerdir. Oysa Kant'ın idealizm sözcüğüyle kast ettiği nesnelerin varlığı ile ilgili bir belirleme değil. (Eğer Kant’tan bilgi teorisiyle ilgili bir şey okumak istiyorsanız, Prolegone'dan başlamanızı öneririm. Bu son derece önemli bir kitaptır, hatta bana göre Kant’la ilgili okumalar yapmak isteyen kişilerin en önce okumaları gereken kitaptır bu. Sakın ola ki Türkçeye Saf Aklın Eleştirisi olarak çevrilen kitaptan başlamayın, derim. Geçen yıl Kant'ın 200. yıl dönümüydü. Ve biz felsefeciler Kant’la ilgili çok çalışma yaptık; ben de bunlardan iki tanesine katıldım. Bir tanesi İstanbul'da diğeri Ankara'da Alman Kültür Merkezinde yapıldı. Dergilere feci yazılar yazdım bu arada. Sorular soruldu bizlere Kant’la ilgili nasıl bir okuma planı önerirsiniz diye. İonna Kuçuradi'yle ikimiz ağız birliği etmişçesine ‘Prolegone’dan başlamanın önemini vurgulamışız. Kant’ın ahlak felsefesiyle ilgili bir şeyler okumak isterseniz o zaman da ‘Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi’yle başlamanızı öneririm. ‘Pratik Aklın Eleştirisi’nden ziyade önce ahlak metafiziğinin temellendirilmesi çok daha zihin açıcı olabilir.

Şöyle bir belirleme yapıyor Kant: Benim, idealizm yakıştırmalarına karşı çıkışım o kadar bağlayıcı ve aydınlatıcıdır ki eğer yaygın da olsa ters olan kanılardan her sapma için ille de eski bir adı duymak isteyen… “...yaygın da olsa ters olan kanılardan her sapma için…” Burada felsefe tarihine ilişkin muazzam bir suçlama var. Yani yaygın olan bir takım kanaatler var ve ben bunlardan sapan biriyim, farklı şeyler düşünen biriyim. “…bütün bu sapmalar için ille de eski bir adı duymak isteyen ve hiçbir zaman felsefi adlandırmaların ruhuna ilişkin yargıda bulunmayıp, sırf harfine takılıp kalan ve kendi yanılgılarını iyice belirlenmiş kavramların yerine koymaya ve bunları böylelikle alt üst edip bozmaya hazır yargıçlar olmasaydı, böyle bir şeyi benim yapmam gereksiz bile görülecekti. Benim kendi kuramıma, teorime transandantal idealizm adını vermem ise hiç kimseye onu Descartes’in deneysel idealizminde ve Berkeley’in mistik ve hayal kuram idealizmiyle karıştırmak hakkını vermez.Realizm terimini kullanmak zorundayım belki, diyor. Çünkü sizler hep böyle alışılmış terimlerle konuşmamı istiyorsunuz. Tamam, pekâlâ, ben de bunu kullanacağım. Ama benim idealizmim ne Descartes’inki gibi deneysel idealizm; ne de Berkeley’inki gibi hayal kuran ya da mistik bir idealizmdir. Neden hayal kuran bir idealizm ya da Descartes’inki gibi deneysel idealizm? Çünkü her ikisinde de var olma düzlemiyle ilgili sorulara verilen cevaplardan biridir idealizm. Var olmayla, ontolojik boyutla ilgili… Oysa Kant’ın ontolojik boyutla ilgili hiçbir ileri sürüşü yok. Onun ileri sürüşleri tamamıyla bilme boyutuyla bağlantılıdır. Bu, bizim Kant’la ilgili en önce bilmemiz gereken bir temel. Peki, bunu biz kafamızda bir yere nasıl yerleştirebiliriz? Demek ki felsefede en önemli belirlemelerden bir tanesi var olma düzlemiyle bilme düzlemi arasındaki farkı görebilmektir. Bu son derece önemli bir başlangıç noktası. Bir şeyler var; var olan şeyleri bilme başka bir şeydir. Felsefe zaten bu noktada başlıyor. Var olanı bilmenin koşulları üzerine düşünme… Ve bunu da en belirgin bir şekilde ortaya koyan filozoflardan biri de Kant'tır. Peki, Platon, Aristoteles böyle yapmadı mı? Evet; böyle yaptılar. Ama onlar bu kadar net bir biçimde ortaya koymadılar. Hala birçoklarının gözden kaçırdığı bir nokta bu: var olma düzlemi, bilme düzlemi… Bu ikisi farklı. Kant’a gelinceye kadar –işte kavramların tarihi burada bizim için çok yol açıcı oluyor- idealizmle ilgili bütün içerikler veyahut da idealizmin imlediği her şey, var olma düzlemine ilişkin belirlemelerle ilgili. Oysa Kant var olmayla ilgili bir şey söylemiyor ki bize. Onun bütün işi, bilmenin koşullarıyla uğraşmak.

Peki, Descartes ne yapıyor bu anlamda? Descartes’e göre bizim zihnimizde üç türlü idea var. Bu idealardan bir kısmı doğuştan gelen idealar. Ve bu ideaların kaynağı kesinlikle biz değiliz. Bu ideaların kaynağı bizi yaratan tanrıdır. Hatta sıradan el kitaplarına bakarsanız Descartes ile ilgili sadece bu belirlemeye yer verilir. Oysa dikkatli bir Descartes okuması Descartes’in iki farklı ideadan daha bahsettiğini gösterir. Tabii yabancı dilde özgün metinlere başvurularak yapılan çalışmalarda bunu daha iyi kavrarsınız. El kitaplarında hep gözden kaçırılan noktadır bu. İkinci tür idea, bize dışarıdan gelen idealardır. Yani dış dünya idealarının bizim zihnimizde oluşturduğu, kaynağı dış dünya nesneleri olan idealar. Üçüncü ide grubu ise bizler tarafından yapılanlar… Bakın bir idea kavramı, tekrar kavram tarihinde bir boyut daha açalım, Platon’da ideanın taşıdığı anlam, kavramsal arka plan ile Descartes’taki idea teriminin ve kavramının içerdiği arka plan son derece farklıdır. Her ikisinde de ortak payda ne? Var olanların varlığıyla ilgili ideler... Çünkü idea, Platon’da da var olmanın tabanını oluşturan bir şeydir. İdea olarak var olmak demek, değişmeyen, temel bir var olma biçimidir. Bakın, Platon’da, Descartes’ta, Berkeley’de, bütün bu filozoflarda, idea, idealizm dendiği zaman hep var olma düzlemiyle ilgili şeyler görüyoruz -büyük ölçüde-. Gerçi Platon’da bilmeyle de bağlantısı var ama temelde var olanların varlığı ile ilgili iddiaların içinde yer aldığı bir bakış açısı, idealizm… Descartes’ta da öyle, Platon’da da öyle büyük ölçüde. Burada yine Berkeley’le ilgili bir parantez açalım. Mistikle hayal kuran bir idealizm demesinin de kaynağı şu: Berkeley’e göre de var olmak, algılanmaktır. Yine var olmayla ilgili bir şeyler söylüyor Berkeley. Bu hatta bir deyim olarak da geçer ve herkes de bunu bilir. ‘Var olmak, algılanmaktır.’ Burada bakın İngilizcede Passive Voice dediğimiz edilgen çatıda bir şey var. Algılayan tinle insan, onu da aşan bir varlık olarak tanrı. Eğer biz varsak, algılandığımız için varız. Şimdi bunun biraz daha genişleterek, varoluşçuluk boyutuyla, özne – nesne ilişkisiyle özne olmak, olmamakla bağlantılayarak da bir takım görüşlere varabiliriz. Ben bunu bir tarafa bırakıyorum. İşte böyle bir idealizme, hayal kuran ya da mistik idealizm diyor Kant. Ve karşı duruyor buna da. Hafif yollu alaycı bir tutumu da var, hayal kuran idealizm deyişiyle. Çünkü, diyor, benim idealizm dediğim, şeylerin varlığıyla ilgili değildir. Bakın aynı terimi kullanıyor: idealizm. Ama öncekilere göre içini tamamen alt üst ederek… Önceki dönemlerde, Kant’a gelene dek, hep tekrarladığım gibi var olanların varlığı ile ya da şeylerin varlığı ile ilgili bir idealizm kavrayışı söz konusu. Kant’ta böyle bir şey söz konusu değil.

‘Benim idealizm dediğim, şeylerin varlığı ile ilgili değildir. Ama burada iyice yanlış anlaşılabilir. Şeylerin varlığından şüphe etmek alışılagelen anlamda idealizmi oluşturur. Çünkü hakikaten şeylerin varlığından Descartes en başta şüphe eder. Hatta öylesine şüphe ediyor ki, kendi varlığından bile şüphe ederken, kendisini düşünmeyle kurtarıyor. Düşünen bir varlık olarak var olduğunu keşfederek sağlam bir temele, apaçık bir yargıya varıyor. Şeylerin varlığından şüphe etmek, alışılagelen idealizm. Kendisi alışılagelen idealizmi savunmuyor; bundan yana değil. Çünkü şeylerin varlığından şüphe etmek benim hiçbir zaman aklıma bile gelmedi.’

En önemli, en çarpıcı paragraflarından biridir bana göre Kant’ın felsefesinin. ‘Ben sadece şeylerin duyuşsal tasarımından ve bu arada her şeyden önce uzam ve zamandan şüphe ettim.’ Bakın; şeyler, şeylerin tasarımı… Şeylerin kendisi zaten Kant’ın sorunu değil. Öyle bir sorunu yok Kant’ın. Oysa Kant’a gelinceye kadar filozofların asıl sorunu şeylerin varlığıdır büyük ölçüde. Kant’ın sorunu ise şeylerin tasarımıyla ilgili... Bakın, şimdi boyutlar başladı: şeyler, nesneler, var olanlar, var olanların tasarımı, var olanların düşünülmesi, kavramlaştırılması… Kant’ın veya Kant gibi düşünen filozofların bütün ilgisi şu tepe noktasına ilişkin. Bunun arkasında nasıl bir tez var? Biz şeyleri ne ise o olarak bilemeyiz. En temel nokta da bu. Oysa Kant’a gelinceye kadar filozofların iddiası, açık ya da örtülü olarak, şeyleri ne ise o olarak bilmek. Kimileri bundan şüphe ediyor; kimileri ise bilebileceğimiz iddiasında. Bu durumda biz Kant’ı hiçbir yere de yerleştiremiyoruz bir bakıma. Ama bu şu andaki sorunumuz değil. Şu anda benim üzerinde durmak istediğim kavramların bir tarihi vardır anlayışı içerisinde aynı sözcüğün, aynı terimin kullanılmış olmasına rağmen kullanım bağlamına göre anlam değiştirmesi. Kant’ın idealizm tasarımı ile Descartes’in, Platon’un veya Berkeley’in, Locke’un idealizm tasarımının bir birinden farklı olması. Bunlarla, dolayısıyla bütün görünüşlerle ilgili olarak yalnızca gösterdim ki bunlar şeyler değildir. Sadece tasarımlamak için verilir uzay ve zaman. Şey değil; tasarımlama biçimi.

Burada dikkat ederseniz Kant’ın felsefesinde en önemli nokta, insanın temele alınması. Yani hümanist bir bakış açısıyla, önceki dönemlerde olmadığı kadar çok daha belirgin bir biçimde, çok daha derin bir şekilde. Daha iyi bir ifadeyle şöyle diyebiliriz: Her şeyin özne bağlamına çekilmesi. Nesne bağlamından ziyade özne bağlamına, bilen özne bağlamına çekilmesi. Peki, bilen özne derken de transandantal idealizmle yine bağlantılı olarak transandantal bir özne anlayışı yani. Transandantal deyimini burada belirleyebiliriz bir ölçüde: Bütün öznelerde ortak olan yapı ve bilmenin nesnesiyle değil, bilmenin koşullarıyla ilgili olan bir tutum. Ve bütün insanlarda, bütün öznelerde ortak olan bir şey. Şimdi tekrarlayacak olursak şöyle diyebiliriz: Bütün bilme biçimleri A kişisinde, B kişisinde farklı değil; hepimizi kuşatan ortak bir bilme biçimimiz var. Ortak tasarımlama biçimimiz var. Anlama yetisinin kategorileri vs. Uzam ve zaman, yani yer kaplama ve zaman dediğimiz yapı bizim dışımızda herhangi bir şey, nesne vs. değil. Bu sadece ve sadece bize bağlı olan, hepimizde ortak olan bir tasarımın biçimi, tasarımlanın formalarıdır bunlar. Bu çok tartışılmış. Zaman bizim içimizde mi, dışımızda mı? Bizden ayrı mı değil mi? İşte Kant’ın cevabı bu.

Bütün kavramların tarihi olduğu gibi zaman kavramının da tarihi var. Filozoftan filozofa değişiyor. Mesela Aristoteles için zaman nesnelerin dışında ve bütün nesnelerin tâbi olduğu bir temel. Oysa Kant’ta zaman ve yer kavramı, uzam dediğimiz şey tamamen bizim tasarımlama biçimimiz. Bütün insanlarda ortak. Bu ortaklığı gösteren deyim de transandantal deyimi. Ve idealizmle de bağı kurduğumuz zaman transandantal idealizm hiçbir zaman nesnelerin varlığıyla ilgili bir şey ileri süren bir idealizm değil, nesnelerin bilinmesiyle, bilinmesinin koşullarıyla ilgili olarak birtakım belirlemeler ileri süren bir yaklaşım. Burayı tekrarlıyorum: ‘Bunlarla, yani uzam ve zaman denilen yapılarla, dolayısıyla bütün görünüşlerle ilgili olarak yalnızca gösterdim ki bunlar şeyler değildir; sadece tasarımlama biçimleridir, formlarıdır. Ne de bunlar kendi başına olan belirlenimlerdir. Oysa benim dilimde hiçbir zaman bilgimizi şeyler değil yalnızca bilme yetimiz ile ilgi içine sokma anlamına gelen transandantal sözcüğü bu yanlış anlamayı önlemek içindir.’ Transandantal derken, nesnelerin ya da şeylerin varlığı ile ilgili hiçbir şey öne sürmüyor; onların bilinmesine ilişkin, bilme yetimizle ilgili bir şeyler dile getirmeye çalışıyor. Neden transandantal deyimi kullanılıyor: Bütün öznelerde bu ortak. Bütün öznelerde bilme kalıpları ortaktır.

Transandant ile transandantal son derce farklı. Transandant, aşkın, aşan ötede olan demek. Mesela tanrı dünyayı aşkın bir varlıktır; transandant bir varlıktır. Ama transandantal dediğimizi zaman bütün insanlarda ortak olan, var olan ya da bütün insanlara özgü olan bir yapı demek. İkisi son derece farklı. Transandantal sözcüğü Orta Çağ’da da var. Orta Çağ’da varlık düzleminde kullanılmış tamamen. Oysa Kant bilme düzlemi için kullanıyor transandantal sözcüğünü. Bütün öznelerdeki ortak bilme biçimleriyle ilgili belirlemeler tutamı.

‘Benim dilimde hiçbir zaman bilgimizi şeylerle değil yalnızca bilme yetimiz ile ilgi içine sokma anlamına gelen transandantal sözcüğü bu yanlış anlamayı önlemek için kullanıldı.’ İdealizme bir sıfat olarak bu sözcüğü de ekliyor; idealizmini, varlıkla ilgili idealizmden ayırmak için. Benim idealizmim, bilmeyle ilgili bir idealizmdir demek istiyor. ‘Bu sözcük daha fazla yanlış anlamalara yol açmadan iyisi mi bu adlandırmayı da geri alayım ve ona eleştirel idealizm diyelim.’ Ki Kant denince zaten eleştirel idealizm, eleştirel felsefe deyimleri söz konusu. Burada bakın bir hesap verme süreci söz konusu Kant için. ‘Bu terimi de geri alayım.’ Çok zor bir terim; insanlar anlamakta güçlük çekecekler. Hem zor terim hem de Kant’ın dönemini düşünecek olursak Ortaçağın yükü de var arka tarafta. Yani belleğinde felsefi açımlar olan insanlar Orta Çağ’da çok yüklü bir kavram olarak kullanılan transandantalin farkındalar. Orta Çağ filozoflarının kitaplarını açtıkları zaman transandantal deyimini kullanıyor, transandantallerle uğraşan bilgi dalı olarak metafiziği öneriyor. Ama Kant'ta metafizik çok anlam değiştiriyor.

Kant’a gelinceye kadar –yine kavramların tarihine çok güzel bir örnektir metafizik deyimi- metafizik dendiğinde varlık metafizikleri düşünülüyor. Kant’la beraber metafizik, bilgi metafiziği haline geliyor. Ve varlık metafiziğini Kant reddediyor. Tıpkı varlıkla ilgili söz söyleyen idealizmi reddettiği gibi. Metafiziği tamamıyla bilme düzlemine taşıyor. Oysa Eski Çağ’da, Orta Çağ’da metafizik dendiği zaman varlık metafizikleri dedikleri bir durum söz konusu oluyor. Oysa Kant’ta ontoloji yok bu anlamda. Yani varlıkla ilgili öne sürülen bir şey yok. Onun varsa yoksa bütün derdi bilmeyle ilgili bir şeyler söylemektir. Ama bu nesnelerin varlığından şüphelenmek gibi bir yanlış anlamaya da yol açmasın. Biz nesneleri bizdeki bilme kalıplarına göre bilebiliriz. Ne ise o olarak değil. Bu tam bir kırılma noktasıdır. Eski Çağ ve Orta Çağ felsefesinden farklı olarak nesnelerin ne ise o olarak bilinebileceğinden kuşkulanmak; nesnelerin varlığından değil.

Eleştirel idealizm, diyor daha sonra. Kendinden önceki idealizmi eleştirmek, nesnelerle ilgili bir şey söylememek nesneleri bilmeyle ilgili bir takım şeyler söylemek, eleştirel idealizmin anlamı bir bakıma. ‘Ama eğer sırf, gerçek şeyleri tasarımlara çevirmek, gerçekten karşı çıkılacak bir idealizmse bunun tersini yaparak tasarımları şeyler haline getiren idealizme ne ad vermeli? Ona hayal kuran idealizm adını alabilecek diğerinden ayırabilmek için rüya gören idealizm denilebilir.’ Çok ince bir alay var burada. Şimdi bir anlayışa göre gerçek şeyleri tasarımlara çevirmek. Bu, hayal kuran idealizm… Ama öteki taraftan da bunun tersini yapanlar da -yani tasarımları gerçek şey gibi görmek- bu da rüya gören idealizme örnektir. ‘Sanırım bunların her ikisi de benim transandantal daha doğrusu eleştirel idealizmimden uzak tutulmalıydı.’ Şimdiye kadar ya şeyler tasarımlara çevrildi; ya da tasarımlar şeylere. İkisiyle de benim işim yok, diyor. Bunlardan biri hayal gören, bir tanesi rüya gören… Dolayısıyla benim yaptığım bütün bunları bir tarafa atıp bilmeyle ilgili olarak bir takım belirlemelerde bulunmak.

Tabii Kant’ın bütün kavramları alt üst edişinin ardında en son yazdığı kitaplardan biri olarak gördüğümüz 1800 tarihli ‘Logic’ -ya da ‘Mantık’- adlı kitabı var. Bu kitap henüz Türkçeye çevrilmedi. Bu kitaba baktığınızda son derece açık ve net bir dille yazılmış, bütün bir felsefesinin özeti olarak Kant, dört soru gündeme getiriyor. Bir: Ne bilebilirim? İki: ne yapmalıyım? Üçüncüsü, neyi ümit etmeme izin var? Dördüncüsü de insan nedir?

Birinci sorudaki ‘Ne bilebilirim?’ ile üçüncü sorudaki ‘Ne ümit edebilirim?’deki –bilirim, muktedir olmakla ilgili değil. Almanca yapısına baktığımızda üçüncü sorudaki yapı neyi ümit etmeme izin var benim? Birinci sorunun -ne bilebilirimin- cevabı bilgi metafiziği... Ne var, diye sormuyor Kant. Ne bilebilirim? İkinci sorusu, ne yapmalıyım? Bir ödev kavrayışı, anlayışı var. Neyi yapmam gerekiyor; ne yapmalıyım? Bunun cevabını ahlak metafiziği veriyor. Üçüncü sorunun cevabını -neyi ümit etmeme izin var- dinler ve inanç sistemleri verir. Dördüncü soru, insan nedir? Buna da antropoloji cevap verir, diyor. Ve yine kavram tarihine bakıp, ilk üç soru öteden beri sorulmakta, diyor. Dördüncü soru, bütün bunlara ilave olarak sorulması gereken bir soru. ‘İnsan nedir?’ sorusu. Bütün bunlar bize Kant’ın düşünme dizgesinin temeline bütünüyle insanı yerleştirdiğini gösteriyor. İnsandan çıktığını, insanı özne olarak kabul edip hem eylemlerinin öznesi, hem bilme biçimlerinin öznesi hem eyleyen, hem bilen özne olarak kabul edip insanı temele yerleştiriyor. Ve o zamana kadarki bütün kavram tarihini de felsefe tarihini de alt üst ediyor. Copernicus’un devrimi gibi diyor, benim yaptığım. Nasıl Copernicus merkeze güneşi oturtturdu, ben de insanla bağlantılı olarak bir şeyi merkeze alıyorum tamamıyla. Ve insanın bilme kalıpları, ortak bilme kategorileri yani transandantal bilme kalıplarıyla dünyanın yeniden bilme biçimlerine bağlı olarak kurulması. Dünya kendi başına nedir, ne değildir, bilemeyiz bunu. Biz bilme kalıplarımıza göre dünyayı işte böyle tasarımlıyoruz. Tabii bu bilimsel açıdan da baktığımızda son derce önemli ve bilgide de daima bir ilerlemeyi içeren bir anlayışı da beraberinde getiriyor. Böylece kavram tarihine de baktığımızda kolay kolay bulamadığımız yepyeni bir anlayışla ortaya konulmuş olan bir kavramsal yapıyla karşı karşıya kaldığımızı hepimize gösterebiliyor bu örnek.

(Devamı önümüzdeki sayıda…)


küreselleşme yerel dilleri yok ediyor

IPS, Rahul GOSWAMİ

Tayland Chiang Mai Üniversitesi'nden Abhakorn, "Küreselleşme Asya'da tek bir dil beceresini kazandırdı, o da İngilizce" diyor. Birçok araştırmacıya göre küreselleşmenin anahtarını sunan İngilizce yerel dillerin yok olmasının hızlanmasına da neden oluyor.

BİA (Singapur) - Küreselleşme yerel dilleri yok ederken "glocal" (küresel+yerel) İngilizce'yi ateşliyor. 
 
Dünya dillerinin üçte birini ve çeşitli konuşma ve yazma sistemlerini barındıran bir kıta, insafsız küreselleşmeye yeniliyor. Bu etnik dilbilimcilerin Asya için tuttuğu yas.Tayland'daki Chiang Mai Üniversitesi Güneydoğu Asya tarihi öğretim görevlisi Rujaya Abhakorn ‘’Küreselleşme Güneydoğu Asya'ya dil becerileri kazandırdı, fakat farklı dillerde değil, yalnızca bir dilde, o da küreselleşme çağında başarının anahtarı olarak görülen İngilizce," diyor. 
 
Küreselleşmenin dili: İngilizce  
 
Bu gerçekten doğru, sömürgeci İngiliz İmparatorluğuna hizmet eden ve şimdi bilgi, ekonomi ve İnternet'i yönlendiren İngilizce, zalim bir kral gibi tüm açgözlülüğüyle kültür ve gelenekleri yok ediyor. 
Avustralya Ulusal Dil ve Edebiyat Enstitüsü yöneticisi Profesör Joseph Lo Bianco "Verimlilik, gelişme, büyüme ve beşeri sermaye; farklılığa müsamaha göstermiyor. Küreselleşmiş modernleşme, bilginin mekan kültür ve dil farklılıklarını tanıyarak verilmesini gerektiriyor" diyor.  
 
Abhakorn ve Lo Bianco, bu ay Singapur Ulusal Üniversitesi'nin Asya Araştırma Enstitüsü’nün gerçekleştirdiği "Asya'daki dil eğilimleri" konulu konferansın katılımcılarıydı. Tartışma, Asya'daki küreselleşme çeşitleri ve ana bir dili olan ekonominin diğer dilleri tehdit edip etmediği üzerine odaklandı. Genel olarak katılımcılar, dilin oluşturduğu tehlikenin en ciddi olarak, fiilen tüm ekonomik sektörleri kapsayan ve bölgesel küreselleşmenin en gelişmiş olduğu yerlerde görüldüğüne dikkat çektiler. 
 
Böyle bir durum karşısında, Endonezya'nın kuzeyindeki Kalimatan bölgesindeki "Hovongan" ve Attapeu'nun güneyindeki Laos bölgesindeki "Sou" gibi dillerin geleceği tehlikede görünüyor. Hesaplamalara göre, yaklaşık bin kişinin kullandığı bu iki dil, Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tanımına göre "yok olma tehlikesi altındaki" diller sınıfına giriyor. 
 
Cakarta'daki "Tempo" gazetesinin kurucu editörü Goenawan Muhammed konferansta okuduğu metninde "Dilimiz yok oluyor, şeklini, kokusunu, rengini ve formunu yitirdi, yaşamı renklendiren gürültü ve şamatası kaybetti," diyor. Hatta dillerin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olmadığı yerlerde bile, bu dillerle İngilizce arasında karşılaştırma yapılıyor. Hindistan'daki Hindistan Dilleri Merkezi yöneticisi Dr. Udaya Narayan ülkenin çeşitlilik politikasını ve dilbilimsel siyasetini araştırdı. Singh, "Hintlilerin yüzde sekseninin bir yada birden fazla Hint dili konuşuyor olmasına ve Hintçe'nin yaklaşık olarak yüzde altmış tarafından anlaşılmasına rağmen, uzun bir yazınsal tarihi, dilbilgisi geleneği ve zengin bir mirası olan bir çok farklı dil hala mevcut ve tüm modern iletişim araçlarında kullanılıyor," diyor. IPS'e yaptığı açıklamada Singh "Hindistan'da bir çok dilin kullanılması sadece ekonomik nedenlerden değil, aynı zamanda çatışmalardan kaynaklanıyor," diyor. Hindistan'ın resmi dili Hintçe. Fakat Singh "Hintçe konuşulmasını destekleyen ve İngilizce'nin kullanılmasına karşı çıkanlar ve bölgesel dilleri destekleyip İngilizce'yi Hint ülkeleri arasında alternatif bir bağ olarak görenler arasında her zaman gizli bir mücadele olduğu gibi açık bir düşmanlık var," açıklamasını yapıyor. 
 
Küreselleşme, "McDonaldisation" olarak adlandırılan kültürün Hollywood filmleri, Amerikan oyuncakları, fast food ve pop müzik gibi kültürel ürünler aracılığıyla toplumlara yerleşmesini sağladı. 
 
"Dilbilimsel olarak kayıp en çok Asya'da yaşanacak"  
 
Asya Araştırma Enstitüsü yöneticisi Anthony Reid, medyanın günümüzde potansiyel küreselleşme güçlerinden biri olmasına rağmen, eskiden radyo ve ucuz teyplerin Endonezya, Doğu Malezya, Filipinler, Burma ve Hindistan'ın ulusal olmayan dil topluluklarına yardım ederek faydalı olduğundan bahsetti.  
 
Reid "Yazılı ifade yok olurken, radyo ve teypler dilin sözlü ifadesinin standartlaşmasını ve güçlenmesini sağladılar. Diaspora'da tenha bölgelerde yaşayan insanlar dahi taşınabilir kasetçalarlar ve birkaç kasetle kendi müzik kültürleriyle temaslarını sürdürdüler," diyor. Yeni haberleşme sistemlerinin, yerel kabile dillerini ekolojik devamlılığa ve bu dilleri insan hakları çerçevesinde politik olarak tanıyacak süreçlere uzanacağı yorumunu yapan Bianco "90'larda dünyanın dilbilimsel mirasının kaybı büyük bir oranda Asya'da gerçekleşti," diyor. 
 
Bitki ve hayvan türleri gibi, yok olma tehlikesinde olan diller de küçük bölgelerde sınırlı. Biyolojik farklılığı olan ülkelerin yüzde sekseni aynı zamanda en çok sayıda yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan dilleri barındırıyor. Bu dilleri koruma ihtiyacı hiçbir zaman daha acil olmamış. Oysa dünyadaki yok olma tehlikesi altında olan bitki ve hayvan türlerinin çoğu yalnızca dilleri de yok olmakta olan belli insanlar tarafından biliniyor. 
 
Singapur Ulusal Üniversitesi Profesörü Chua Beng Huat araştırmalarında "Yine de paralel küreselleşmeler var". İnsan, kendini küreselleştiren endüstrinin bilinçli çabasını görebiliyor. Çin ağırlıklı nüfusu nedeniyle Singapur'un kültürel olarak yerleştirildiği Doğu Asya'da batılılaşma/Amerikanlaşma fikrine karşı çıkılıyor. 
 
Chua, Japon pop müziği veya Kore dizileri meraklıları bunları izlemenin Holywood'u izlemekten daha kolay olduğunu söylüyorlar: "Belki beyaz olamazsın ama kendini Singapur'dan Tayvan'a götürebilirsin, baskın dil İngilizce değil, nerede montaj yapıldığına göre değişen faklı bir Çince. Bu programlar gerçekten küreselleşmeye karşı milliyetçi bir tepki mi?  
 
Singapur Ulusal Üniversitesi Doçenti Anne Pakir " Küreselleşmeye verilen geleneksel tepkilerden biri İngilizce'nin "glocal" olması, yani küreselleşirken yerel kökleri muhafaza etmek. Pakir "glocal" İngilizce'nin uluslararası statüde olan fakat aynı zamanda yerel kimliği ifade eden bir dil olduğunu söylüyor. Şimdiden Asyalılar İngilizce'yi herkesten fazla kullanıyor ve Asya İngilizcesi çeşitleri her yıl artıyor. Bunu bir işgal, yıkıcı bir güç olarak görmeye devam edenler "Dilin senin kaplanındır," diyen eski bir Malezya sözüyle teselli olabilirler.(PT) 
 
* IPS'den çeviren Pınar Tokur, ara başlık ve vurgular bianet'e aittir.


hazinenin düşüncesi

Mehmet UYSAL

Aziz Günertem

Mehmet Uysal’ın “Düşüncenin Düşüncesi”nden sonra bir Hazine Felsefesi olan ikinci kitabı “Hazinenin Düşüncesi” de yayınlandı. Yazar kitabını şöyle sunuyor:

İnsan otuz yıla yaklaşan kamu görevinin neredeyse yirmibeş yılını “Hazine Kontrolörlüğü” yaparak geçirmişse, başka bir deyişle, insan çeyrek asırlık bir süre boyunca, vatandaşlarının ekonomik değerlerini koruyarak hazineleştirme kamusal görevine “denetim elemanı” olarak katılmışsa, yaptığı işin anlamı üzerine düşünmek, belli başlı düşünme etkinliklerinden birisi oluyor. Uzun yıllar yaptığımız “hazinecilik” işinin anlamını ortaya çıkarabilmek amacıyla, “Hazine nedir?”, “İnsanlar neden mal, mülk, para sahibi olma peşinde koşarlar?”, “İnsanlar neden mallarını, mülklerini, paralarını titizlikle korumak isterler?”, “Mal canın yongasıdır özdeyişi ne demektir?”, “İnsanlar neden birbirlerinin zenginliklerini ve bu zenginliklerin kaynağını ele geçirmek eğilimi içinde olagelmişlerdir?” gibi bir dizi soruyu sorup durduk. Sorular soruları açtıkça, kendimizi canlı yaşamın evrimi sürecinin başlarında bulduk. Mal, mülk , para sahibi olmanın kökenlerinin çok gerilere, dört milyar yıl önceye kadar uzandığını gördük. Hazinenin anlamı üzerine sürdürdüğümüz düşünme etkinliği, bir süre sonra sistematik bir çalışmaya, araştırmaya dönüştü. Çalışmalarımız belli bir olgunluk düzeyine geldiğinde, ulaştığımız tespitler, “Hazine deyince…” başlıklı bir makale olarak, Dünya gazetesinin 15.09.2000 tarihli sayısında yayımlandı. “Hazinenin Düşüncesi”nin iskeletini, anılan makale çalışmaları sırasında oluşturduk.

Hazine üzerine yazılmış kitaplarda, genellikle, devletin hazine idaresinin fonksiyonları ile hazine idaresinin görevlerini, örgütsel yapılanmasını, işleyişini belirleyen hukuki çerçeve ortaya konur. Ancak “Hazinenin Düşüncesi” böyle alışılagelmiş, klasik bir hazine kitabı olmayıp, “hazine” olgusunun bütün derinliklerini gözler önüne seren, onun kökenlerine kadar inen ve hazinenin bütün yönlerini kavrayan bir “hazine felsefesi” kitabıdır. 

Hazinenin Düşüncesi, beş bölümden oluşuyor:

“Giriş” başlıklı ilk bölümde, hazine deyince akıllarımızda canlanan görüntü ortaya konup, bu görüntü giderek detaylandırıldıktan ve böylece olabildiğince netleştirildikten sonra, ortaya çıkan tablonun içinden, bir hazineyi “hazine” yapan üç koşul; “yaşamda kalma iradesi ve bunun için güçlü olmak”, “ekonomik değer sahibi olmak” ve “sahip olunan ekonomik değerleri korumak” ayrıştırılıyor. Kitabın, Giriş’i izleyen üç bölümünde de hazineyi hazine yapan bu üç koşul inceleniyor.

“Yaşamda kalma iradesi ve bunun için güçlü olma” koşulu, bir insan ilişkileri sistemi içinde gerçekleştiği için, ikinci bölümün başlığı “Toplumsal Yaşamın Hareketi” oldu. Bu bölüme, toplumsal yaşamın, güncelde bir insan ilişkileri sistemi, geçmişte ise bu sistemin sürekli değişim içindeki hareketi olarak genel bir görüntüsünü sergileyerek başladık. Bölüm boyunca “Toplumsal yaşam nasıl oluşmuştur?”, “Toplumsal yaşam neden bir sistemdir?”, “Toplumsal yaşamın hareketini sağlayan dinamik nedir sorularını cevapladık. Böylece, hazinenin oluşumunu sağlayan “yaşamda kalma iradesi ve bunun için güçlü olma” koşulunun nasıl gerçekleştiğini gösterdik.

Ekonomik Değer: Hazinenin Maddesi” başlıklı bölümde, yaşamda kalma iradesi ve bunun için güçlü olma koşulunun nasıl etkidiğini ve bu etkinlik sonucunda, insanların ekonomik değerlere nasıl sahip olduklarını, insanların ekonomik değerlere sahip olma etkinliğinin nasıl değişim geçirdiğini inceledik. Bu çerçevede, “üretim etkinliği”, “bölüşüm”, “dolaşım ve değişim”, bu bölümün konuları oldu.

“Hazine: Korunan Ekonomik Değer” başlıklı bölümde, güce dayanılarak sahip olunan ekonomik değerlerin “hazine” sıfatı kazanabilmeleri için neden korunmaları gerektiğini, ekonomik değerlerin korunmasında kamu otoritesinin rolünü ve ekonomik değerlerin korunarak hazineleştirilmelerinin tarih boyunca geçirdiği değişimi ortaya koyduk.

Sonsöz”de ise, kitabımız boyunca tespit ettiğimiz iki önemli hususa; siyasi güç ve hazine elde etme ile siyasal katılım ve adalet arasındaki yakın ilişkilere vurgu yaparak, insanın benliğinin ana bileşenlerden birisi olan “benmerkezcilik” nedeniyle, toplumsal yaşamda hep adaletsizliklerin olageldiğini, bu nedenle de toplumsal yaşamın hep bir adalet mücadelesine sahne olduğunu, bu mücadeleler sonucunda benmerkezciliğin tedricen dizginlenerek insanlığın adım adım adalete yaklaştığını, içinde bulunduğumuz aşamada ise adalete dayanan insan ilişkilerinin sonuna kadar gelişebilmesinin siyasi olanaklarının ortaya çıktığını gösterdik.

Hazinenin Düşüncesi’nin, adaletsizliklerin ve toplumsal kötülüklerin kaynağı olan insanlar arasındaki bağımlılık ilişkilerinin bir daha geri gelmeyecek biçimde toplumsal yaşamdan tasfiye edilmesini hedefleyen çağdaş küresel demokrasi mücadelelerine düşünsel katkı yapması en büyük dileğimizdir.

Hazinenin Düşüncesi, özgünlüğü, aydınlatıcılığı, düşündürücülüğü, akıcı üslubu ve kolay anlaşılırlığı nedeniyle zevkle okunan ve herkesin içinde kendini bulacağı bir kitap olduğunu düşündüğüm için sizlere okumanızı öneriyorum.

(Çitlembik Yayınları Tel: 0212 252 31 63 Fax: 0212 293 34 66)


felsefe’nin güncel sorunları

   Armağan Cengiz Büker

   Eski felsefecilerden bir arkadaşla söyleşirken bir iki noktada çelişkiye düştük: Ona göre doğrular bulunmuştur, bilinmektedir; yanlış olansa uygulama ve yorumlamadır, insanlar uygulamada yanlışlık yapmaktadırlar. Örneğin: fakirlik insan gerçeğine aykırıdır, çevre koruma konusunda ciddi önlemler alınmasının gereği tartışılmaz, sağlık ve eğitim konularında ülkeler ve bireyler arasında eşitsizlik rasyonel değildir… Bu ve bunun gibi toplumsal konularda doğrular, ona göre, apaçık ve besbellidir. Öyle ki, ona göre, dinler de bunu desteklemektedirler. Doğrular “var”dır, ona göre, ama bu doğrulara uyulmamakla yanlışlar yapılmaktadır.

   Nedense, eski felsefeciler eskiyince, yani yaşlanınca, dinle ve dinlerle, en azından, bir uzlaşma içine girmeye eğilim gösteriyorlar, diyorum ben. Ya da gerçeği dinlerde aramaya yönleniyorlar, gibi geliyor bana. Oysa, dinler, o dine inananların bakış açısından ele alınırsa, bulunmuş ve kesinleşmiş hakikatlerdir; tıpkı günümüzde kimi felsefecilerin de felsefe için düşündüğü gibi.

   Ne güzel! Kötü olan nenleri (/ şeyleri) biliyoruz dersek; örneğin, fakirlik - hastalık - eşitsizlik - bilgisizlik - eğitimsizlik… kötüdür; bunların kötü olduğunu biliyoruz, dersek; hem de kesinlikle biliyoruz, salt, mutlak, değişmez bilgiyle biliyoruz, dersek; bunları bildiğimizden de, bu bilgilerimizin doğru olduğundan hiç şüphe etmiyoruz, dersek; ne olur?

   Üstelik bunların kötü olduğunu, bence, bu kötülüklerin yaratılmasına katkı yapanlar da biliyorlar, diye düşünmeye başlarız. Demem o ki, dünyanın çok gelişmiş ya da az gelişmiş türlü türlü ülkelerinde nice bilginler, bilgeler, filozoflar var. Bu insanların görüşleri ve düşünüşleri her zaman aynı değil, hattâ diyebiliriz ki çoğu zaman birbirlerinden çok ayrı, giderek birbirleriyle çelişkili. Örneğin Tibet’teki rahipler, bana göre, yanlış bir yoldalar, Budizm’in şekline önem verip özünü unutuyorlar. Budist yazılar okuyarak yaşıyorlar, ama o yazılardaki özü anlamak istemiyorlar. ABD’de çok sayıda üstün nitelikli ve bilimsel değeri yüksek araştırma kurumu var, yazıyorlar, ama ABD, yine de, “balina avı”ndan - nükleer denemelerden - silah üretiminden - çevreyi yıkıma uğratan gazlı (spray) ürünleri üretmekten… vazgeçmiyor. Ne tuhaf, değil mi?

   Madem ki, artık kesinlikle kanıtlanmış salt (mutlak) gerçekler var, öyleyse neden bu gerçeklere uygun davranmıyor insanlar? Madem ki, insanlığın kötülüklerden kurtarılması gerekir; neyin kötü olduğu da apaçık bellidir; öyleyse kötü olanın değişmez olarak kötü olduğu ve onların tartışmasız olarak ortadan kaldırılması gerektiği apaçık değil midir?

   Bu tür düşünen ve gerçeklerin bilindiğine inananlara göre, kötü olanların ortadan nasıl kaldırılacakları da bellidir. Çünkü bu kötülüklerin ortadan kaldırılmasına karşı çıkan olumsuz güçler, ne istediklerini pek iyi bilmektedirler. Onlar kötülüklerin ortadan kaldırılmasını istemezler, çünkü bundan yararları vardır. O yararlar onlar için açıkça ve besbelli yararlıdır…

   Benim içinse, yani bu denemeyi yazan içinse, önce bu bilgiler kesin değildir, çünkü salt bilgi bugün bile hâlâ aranan ve bulunması umulan bir erektir. Bundan yola çıkarak derim ki, bu yararlar da yarar değildir; çünkü gerçek yarar da, bence, henüz kesin belli değildir.

   Çıkarlarını kollayanlar… Ya da başka bir deyişle: düşünmekten kaçıp, tesadüfen ellerinde birikmiş bilgileri geçerli bilgi sayan, ve bu bilgilere dayanarak da kendi çıkarlarını belirleyen kişiler, ya da kümeler… Onlar kendilerine olan bu yararı salt bilgiyle bildiklerine inanırlar; bu yararın herkes için, ve bu arada benim için, yararlı olmadığını da salt bilgiyle bilirler. Demek ki kötülüğün kimin için yararlı olduğunu ve kimin için yararlı olmadığını apaçık bilirler. Bildiklerine inanırlar. Onlara göre, bu bilgileri kesindir, salttır, yanlışsızdır. Bu bilgiyi öyle iyi bilirler ki, bu bilgiden hiç vazgeçmezler…

   Bu bilgileri, onların kümesinin dışında biri olarak, ben de bilirim. Öyleyse ben de onlar kadar bilgiliyim, öyleyse onlarla benim bilgilerim eşittir. Demek ki, hepimiz eşit oranda bilgiliyiz. Demek ki, örneğin, kötülüklerin kötülere yararlı olduğu bilgisini kötü olmayan ama felsefeci olan ben de biliyorum, kötü olan kötüler de biliyorlar. Demek ki sağlam bir bilgi var varlık evreninde. Herkesin apaçık bildiği, ya da bilebildiği, bilmeye yetenekli olduğu bilgiler var! Varoluşun sonal ereğine ulaştıracak kesin çözüme varmak için yapılacak tek şey gücü kötülerin elinden almak, iyilerin eline vermektir.

   Bir başka deyişle: (Artık) arayışa gerek yok…?

   Bu mu felsefe? Bu muydu?... Bence değil.

   Felsefe, bana göre, bu değilse; felsefe nedir? Bilgi kesin midir? Kesin olabilir mi? Giderek, bilgi var mıdır? Bilmek olanaklı mıdır? Bilgi tüm müdür, yoksa “n” sayıda bilgiler mi vardır? Bunlar nerdedir? Bilginin, ya da bilgilerin tümünü elde edebilir miyiz? Kötü nedir - iyi nedir; ya da ne kötüdür - ne iyidir, bunu değişmez bir biçimde bilebilir miyiz? Bilseydik, bu bilgilerimize dayanarak dünyayı iyiye değiştirebilir miydik? Kötülükleri ortadan kaldırabilir miydik?

   (Tabii, dünya iyi midir, kötü müdür diye sormuyorum; yoksa bu yazıyı bitirmem olanaksızlaşır…)

   Bence, bu salt bilginin varlığını kanıtlanmış sayan düşünüş, felsefeden ümidi kesmek demektir aslında; çünkü, bence, felsefe arayıştır. Bilgiyi ve bilinebileni aramaktan vazgeçmek, felsefe yoluyla gerçeği aramaktan tümüyle ümidi kesmek demek olmaz mı?

   Buradan çıkarsayarak diyorum ki, felsefe, arayıştır, bir başka deyişle ümittir; araya araya birgün bulacağım ümidini içinde taşır... Gerçekte buradaki olay, gerçeğin bulunması değildir, gerçeğin aranmasını yaşamaktır. Çünkü aramak ummak ve yaşamak demektir. Oysa arayışın bitmesi, bence, ümitsizliktir - sondur - bitiştir - ölümdür.

   Felsefe bilimler bilimi, bilgiler bilgisi olarak tanımlanmış, tanımlanagelmiştir bugüne kadar. Şimdi ise felsefenin bu görevi de tartışılıyor, işte. Çünkü dijital sibernetik anlayışında bilimin de, bilginin de anlamı değişmiş gibidir. Artık sayısal ve sanal bilgi temel görülmekte, klasik felsefenin akıl yürütme yolları pratikte kullanılmamaktadır. Mekanik ve teknolojik sağlamlık ussal tutarlılığın yerine geçmiştir. İnsan zihni, muhakemesini makineye neredeyse tümüyle teslim etmiş gibi görünüyor. Biyolojinin temelleri sarsılmış, türlerin evrimi / değişimi neredeyse tümüyle insan eline geçmiştir. Yaratılış kavramıyla, dijital ve biyo-teknolojik anlamda ürkütücü bir keyfilikle oyuncak gibi oynanmaktadır. Tiraja ve reytinge dayanan yayınsal bir özgürlük, ya da sorumsuzluk egemendir. Globalizasyon düşüncesi temel klasik değer kavramlarını sarsmıştır. Bilim ve akıl süreci içinde “ölen” tanrı hortlamış, bir daha dirilmemecesine yenildi sanılan türlü akıldışı inançlar, ezici bir ağırlıkla yeniden dünyayı kaplamış, ruhlarda korku ve güvensizlik yaratan kasırga gürültüleri bilimin ince ve terbiyeli sesini kısmıştır. Mantıksız ve verimsiz olduğu saptanarak, astrologlarca ve sosyologlarca, içine girdiğimiz savlanan “aquarium çağı”nda, artık olgunlaşan – akıllılaşan – uygarlaşan insanlarca tarihin derinliklerinde bırakıldı sanılan “savaş”lar canlanarak insanlığın omzuna ağır bir yük gibi çökmüştür. Tükenmeyen teknolojik çatışmalara bir de yepyeni bir evrensel güç olarak gelişen terörizm katılmıştır. Seksoloji ve pornografi gibi somut, yalana dayanan eğitim ve siyaset gibi psikososyal, bilinçsiz ve amaçsız bir tüketimi özendirme gibi zihinsel olabilen, yönlendirici – saldırgan – bireyi yok edici öğeler, artık bunca uygarlıktan sonra yerini sağlamlaştırdığı sanılan ahlak ışığını kalın bulutlar gibi karartmış, bulanıklaştırmıştır.

   Durdurulamayan teknolojik ilerleme sonucu icat edilip çoğaltılan televizyon – telefon - internet gibi araçlar zaman ve uzaklık duygularımızın dengesini değiştirmiş, düşünme fakültemizin zaman içindeki yerini sorgulanır duruma getirmiştir. Oransal olarak çok yakın bir gelecekte toplumsal ve bireysel yapıları tümüyle değiştirecek olan çok daha çarpıcı icatlar ufukta devasa bir tehlike öğesi olarak görünür durumdadır. Yarınki dünyada en bilimsel alanların parçalanması o kadar ayrıntılara inecektir ki, bir filin yalnızca kulağını görmek bile tarihsel bir anı olacaktır. Belki hiçbir zihin hiçbir sorunu bir bütün olarak ele alma şansını göremeyecektir. Bir bilim dalında uzmanlaşmak ya şans sayılacak, ya da dinozorluk olarak nitelenecektir. En ciddi sanatların ve sanatçıların, tanıtım (reklâm) programları içinde pespâye edilmesi, artık, doğal ve gündelik bir olgudur. Bilginler tanıtımsız yaşayamamakta, düşünürler düşünüşlerini reklâmcılara satma itisine karşı çıkamamaktadırlar; giderek karşı çıkmayı da düşünmemektedirler. Sanat artık asla sanat için olmadığı gibi, bilim de bilim için olmayı çoktan geride bırakmıştır.

   Edebiyatta bilimkurgu türü yok olmuştur, çünkü artık hiçbir şey şaşırtıcı değildir. Hârika yoktur. Edebiyatsa kullanıp atılan, okunup unutulan kitaplara dönüşmüştür. Çok satılan bir kitap - film - müzik eseri… yerine bir yenisinin geçmesiyle bir anda unutulup yokluğa gömülebilmektedir. Skandallar başarı, yolsuzluklarsa akıllılık (uyanıklık / zekâ) olarak kitlelere mâl olmuştur.

   Eflâtun’dan günümüze felsefenin baş ilgi alanı olan “devlet” kavramı üzerinde düşünme biçimi de değişikliğe uğramıştır. Artık devlet’in yöneten bir kudret olma niteliği sarsılmış, hizmet eden bir sistem olma özelliği de önemini yitirmiştir. Denetim dışı kaypak örgütlenmeler, ya da liberal ticari ortaklıklar, sevgiyi - toplum yararını – özgeciliği hiçe sayan çıkar ilişkileri egemenliği tümüyle ele geçirmiş, devleti ise emrindeki bir araç gibi kullanmaya yönelmiştir.

   Sorumuza tekrar dönersek, yaşadığımız bu çağda - günümüzde felsefe nedir; neye yarar? Amacı ve anlamı nedir? Toplumda görevi ve hizmeti ne olmalıdır? Günümüzde felsefe hâlâ var mıdır? Yakın gelecekte var olacak mıdır?

   Bilgiyi arıyorsak, günümüzde ya da tüm zamanlarda, bilgi nedir? Bilgiye ulaşmakta felsefenin işlevi nedir? Gerçekten biliyor muyuz? Bildiğimizi sandığımız bilgiler ne derece doğrudur? Gerçekten de, artık yeni bilgi aramayıp, elimizdeki bilgilerin zorunlu sonuçlarını (consequences) eyleme dönüştürmekle, yerine getirmiş olabilir miyiz tüm çağdaşlık görevimizi…, o filozof arkadaşımın bana söylediği gibi?

   Armağan Cengiz Büker - Göztepe - 12 Ekim 2005


Birol ÇAĞAN

birolcagan@hotmail.com

DEĞİŞEN KAFALAR

Thomas MANN

“Bu anlatılan, savaşçı bir aileden çoban Sumatra’nın kızı, harika kalçalı Sita ile iki kocasının hikayesidir. Hikaye felaket dehşetli ve bir o kadar da şaşırtıcıdır. Dinleyenlerin, hikayeyi anlatanın dayanıklılığını kendilerine örnek almaları istenir, çünkü böyle bir hikayeyi anlatmak, dinlemekten çok daha fazla cesaret ister.”

1929 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi ünlü Alman yazar Thomas Mann “Değişen Kafalar” adlı romanına bu sözlerle başlıyor. Gerçekten de ilginç kurgu ve düzeniyle, yazar, eşine az rastlanır bir anlatı ve roman koyuyor önümüze. Sürekliliğini ve heyecanlılığını sonuna kadar taşıyan bu kitap felsefeye de göndermelerde bulunuyor. Brahman ve Nirvana öğretilerinden tatlar taşıyan eser, Mayalar’ dan da bahsediyor. Ama özü itibariyle okuyucunun karşısına bir aşk çıkıyor kitapta. Lakin bu aşk hiç de alışılmış, şimdiye kadar rastlanılmışlara benzemiyor. Bu aşkta her aşkta olduğu gibi acı, mutluluk, keder ve ümit var. Ama bunların yanında Toprak Ana, kesilen başlar ve değişen vücutlar var. Bir karmaşa var aşıklar arasında. Bir kadın var ama iki koca var. Hep iki kadın bir erkeğe alışan okuyucu zaten kitaba büyük bir merakla başlıyor.

Yazar Thomas Mann aslında kitap kahramanlarının ağzından felsefe tarihini de ilgilendiren “ben kimim?” sorusunu irdeliyor. Kafalarının (veya vücutlarının) yeri değişen Şridaman ve Nanda roman boyunca “ben kimim?” sorusuna cevap bulmaya çalışıyorlar.

Ayrıca Thomas Mann’ ın okuyucunu dikkatini çekmek istediği başka bir soru/n var. ‘Kalp midir benliği belirleyen yoksa beyin midir ?’, ‘Kalp midir vücuda hükmeden yoksa beyin midir ?’. Bu soruları da sanki okuyucunun yanıtlamasını istiyor. İpuçları da veren yazar bir felsefe okuyucusu olan bizleri içsel bir soru bombardımanına tutuyor. Sonra biz de soruyoruz kendimize: Peki “Ben kimim?”

İki erkekten birinin adı Nanda, diğerinin Şridaman. Kadın ise Sita. Nanda ve Şridaman birbirlerini çok seven, birbirlerine sadık iki arkadaş. Nanda demirci ve çoban, Şridaman tüccar. Beraber yolculuğa çıkarlar. Yolda bir yerde dinlenirken, nehirde yıkanma törenine hazırlanan bir kızı görürler, onu izlerler (veya gözetlerler). Eşsiz güzellikteki bu kız ikisini de büyüler. Birden Nanda kızı tanır. Adının Sita olduğunu ve çıplak olduğu için başlangıçta onu tanımadığını söyler ve ekler: “Onu salıncakta güneşe doğru uçuran bendim.” Kız giyinir ve gider. İki arkadaş da üç gün sonra buluşmak üzere sözleşirler.Üç gün sonra buluştuklarında Şridaman ölümcül hasta olduğunu söyler. Nanda ise bunun aşk olduğunu, üzülmemesi gerektiğini bildirir. Evet, Şridaman Sita’ ya aşık olmuştur. Nanda’yla birlikte ailesinin yanına giden Şridaman Sita’yla evlenmeye karar verir. Sonun da ise evlenirler. İşte asıl hikaye de bundan sonra başlar.

Bir süre sonra hamile kalan Sita, ailesini görmek ister. Şridaman Nanda’ yı da alarak yolculuğa koyulur. Lakin bir gariplik olur ve yollarını kaybederler. Kayalık bir yerden geçerken Toprak Ana’nın tapınağıyla karşılaşırlar. Şridaman gidip dua etmek ister. Nanda ve Sita öküz arabasında kalırlar. Şridaman uzun süre gelmez ve Nanda da ona bakmaya gider. İçeriye girdiğinde Şridaman’ ın kafasının ve vücudunun birbirinden ayrıldığını görür ve şok olur. Bu duruma dayanamaz ve sebebin kendisi olduğunu düşünür. Kılıçla o da kafasını vücudundan ayırır. Uzun süre arabada bekleyen gebe Sita artık dayanamaz ve ne olduğuna bakmaya gider. İki insanın ayrı 4 parçasını görünce bayılır. Uyandığında ise olanlar yüzünden kendini suçlu hisseder. Gece uykusunda Nanda’nın ismini sayıkladığı için Şridaman’ın kendini öldürdüğünü, Nanda’nın ise Şridaman’a sadık kalmak için aynı şeyi yaptığını düşünür. Dışarı çıkar ve kendini asmaya karar verir. Bu sırada gökten bir ses gelir. Bu ‘Ana’dır. Yapmamasını, hamile olduğunu söyler. Gidip kafaları yerlerine yerleştirmesini, ama dikkat etmesini kafaların enseye gelmemesini söyler. Sita içeri girer ve kafaları yerleştirir. Ama korkunç! bir hata yapmıştır. Nanda’nın kafası Şridama’nın vücudunda, Şridaman’ın kafası da Nanda’nın vücudundadır artık. Kendilerine geldiklerinde Nanda ve Şridaman birbirlerine bakarlar. Nanda’nın kaslı vücudu Şridaman’da görünmektedir. Şridaman ise vücudunu Nanda’nın kafasının altında görür. Kısa bir yanlışlık konuşmasından, Sita’nın özürlerinden sonra yeni bir tartışma çıkar. Hem de ölümcül bir tartışma:Sita’nın kocası kimdir artık? Şridaman’ın kafasının olduğu Nanda’nın vücudu mu? Yoksa Şridaman’ın vücudunun olduğu Nanda’nın kafası mı?

Çok büyük bir tartışma yaşanır ve hikayemiz bundan sonra çok önemli bir hal alır. Devamını anlatmak istemiyor ve Thomas Mann’ın cevap vermeye çalıştığı bu soruyu ben de size yöneltiyorum. Sita’nın kocası kimdir ? Baş mı, vücut mu ? Ya da hikayenin devamında Sita’nın kocası kim olmuş ve onları nasıl bir son beklemektedir ?

Tahminleriniz doğruluğunu ve bu eşsiz aşkın neticesini öğrenmek istiyorsanız “Değişen Kafalar” adlı bu kitabı okumanızı öneriyorum.


“YOK” değil/yerine “VAR DEĞİL”

Bazı kültürlerde, günlük dilde ve felsefede “Değil-leme” yöntemi ile bazı durumlar için üst bir bilinç kullanılmaktadır. Buna verilebilecek birkaç örnekten biri de Anadolu Kültürü ve Bilgeliği’nde “YOK” sözünün kullanılmamasıdır. “Yok”, kavram olarak da, dil ve yaşamsallık açısından da o kadar yerini almıştır ki, bir kişinin farkında olmadan bile kullanması durumunda etrafındakilerden biri, “yok” sözünü kullanmaması gerektiğini uygun bir şekilde belirterek, uyarır o kişiyi. Yok sözünü kullanmak yerine “Var değil”, “Hak getire”, “Hak vere” sözleri kullanılır. Aynı şekilde “Bitti” yerine de “Bereketlendi” kullanılır. (aynı zamanda “Bitirmek” yerine “Tamamlamak” sözcüğünü kullanmak zihin programlaması, olgusallık ve dil açısından daha da yerinde bir tanımdır.)

“Evet!” ve “Hayır!” sözcüklerinde de buna benzer, hatta daha da öte bir durum vardır. “Hayır!” sözü, her ne kadar olumsuzluk anlamında kullanılıyor olsa da, bu duruma verilen ad, o olumsuzluktan bir hayır gelmesini ya da geleceğini düşünmekle bağlantılı bir olumlu kılma sözüdür.

Derinlere ve uzun geçmişe dayanan Anadolu Kültürü’nün, din ve tasavvuftan da yararlandığı yaşamsal ve dil üzerindeki bilge tutumlarının günlük dile ve halka yansıtma çabaları birçok örnekte görülebilir. “Çok ...” yerine “Yeterli”; “Almak” yerine “Edinmek”; “Fakat” değil “Aynı zamanda” gibi, durumun karşılığını daha derinlemesine verebilecek sözlerin kullanılmasına yönelik çabaları gözlemlemek ve bunlardan üst düzeyde yararlanmak gerekir.

Bu tür çabalar nesne, kavram, olgu ilişkilerinde insanın ve toplumların yaşanmışlıklarındaki derinliklerden ve geleceğe bir miras olarak bırakılmak istenen, insanlığın gelişimine olan etkilerini öngererek varılmış tutum ve sonuçlardır. Önceki ve “Hayır!” örneğinde olumsuz bir sözün söylenmiyor olmasında bir yasak, haram ya da günah bilincinden çok, bilgece, bilinçli bir tutum söz konusudur.

Bu tutumlar sadece sözler için değil, daha uygun karşılıkları bulunan davranışlar için de geçerlidir. Örneğin, birine -özellikle bir çocuğa- bir şey vermek istendiğinde, avuç aşağıya bakar şekilde uzatmak değil/yerine verilecek olanın, avucun içinde bulunduğu açık bir avuç uzatmaktır.

Bu tür uygulama ve kavramlarda kullanılabilecek tanımlara da örnek olarak, “Aşure/Yemek Pişirmek” yerine/değil “Aşure Kaynatmak”; “Yemek”e yerine/değil “Lokma”ya katılmak/davet; ışığı/mumu/ateşi/ocağı “Söndürmek/Kapatmak” yerine/değil “Dinlendirmek”; “Yakmak/Açmak” yerine/değil “Uyandırmak”; “Ney Sesi” değil/yerine “Ney Sedâsı”, “Ney Çalmak” değil/yerine “Ney Üflemek” dendiğini bilmeli; “Saç/sakal/kıyafet Düzeltmek” değil “Huy Düzeltmek” gibi hem zihinsel, hem yaşamsal kullanımlardan haberdar olmalı, kişi diline ve kendisine gereken özeni ve önemi göstermelidir.

“Körü körüne Taklit” yerine/değil “Muhabbetle(Sevgiyle) Taklit” etmek, “Emir Eden” değil “Hizmet Eden” olmak, “Tutmak/Saklamak” yerine “Heybeye Atmak”, “Hakkını Vermek” yerine “Hakkını Teslim Etmek” ve tüm bu ayrıntıları “Akılla Tartmak” yerine “Kalple Dinlemek” gerekir.

BU İNSAN DEDİKLERİ EL, AYAKLA, BAŞ DEĞİL,

ÂDEM MÂNÂ’YA DERLER, SURAT İLE KAŞ DEĞİL

Ayrıntılar için,  
www.FaRkLaR.com


serin duruş

Seydi Cihan

“Artık ayrılmak zamanı geldi, yolumuza gidelim: Ben ölmeye, siz yaşamaya. Hangisi daha iyi? Ancak Tanrı bilir.”  
Ölüm sonrası yükseltilen nidalar kadar ürkütücü ve alçaltıcı bir davranış türü daha tasavvur edilemez… Her canlının doğumunun aynı anda onun ölmeye başlaması olduğu bilinen bir evrensel gerçek, bunun huşunu taşırız; doğan canlı ölür; ölmek için doğulur; ölmek için yaşanılır… Bu uzayıp gide listeyi biliriz lakin her uğurlama sonrası aynı ironi dolu sahneyi canlandırmaya bayılırız… Bunun için her defasında özel çaba harcadığımızı söylemek abartı olmayacaktır… ‘Serin Duruş’u başarabilen oldukça azınlıktadır, o kadar liyakatli oyuncular olmamıza rağmen…

Neden korkutur bizi, bu tekrar eden ayrılışlar? Yoksa ‘sonrası’ için her birimizin tek tek bildiği ama her zaman olduğu gibi “dillendiremediği bir sessiz gerçek mi” var?

Yerküre üstünde var olan tüm dogmalara göre bir cennet-cehennem mevcudiyeti kuşku götürmez birer gerçeklik… Bu kanının dışında yer alan hakim görüş ise ‘yoksayıcı’lığın ilkesi olan ‘hiçlik’ sezgisi… Konuyu hangi açıdan değerlendirirseniz değerlendirin ‘gerçek’ olarak tek bir olgu elde edersiniz: Yaşamın ‘aptal gülümseme oyunları’ dışında üzüntülerle mücadele etmekten başka bir değer ifade etmediği, toplamda bir acı yumağı olduğu gerçeği ile kıyaslandığında sürdürülen bunca mücadelenin sonucu olarak -bırakın cennet-cehennem olasılığını- bu son ‘hiçliğe’de çıksa yine de bu anın ‘büyük bir huzur anı’ olacağı gerçeğidir…

“Küçük mutluluklar ile dolu hayat” deyiminin son derece zevksiz –temelde ise son derece riyakar yaratıcısının takipçileri bu dile getirilen gerçeği yadsıyabilirler… Özellikle ‘pozitivist’ ilkeyi anlamsızca yücelterek ayyuka çıkaran tutuma söylenebilecek tek söz, o küçük mutluluklarla sürdürdükleri güzel yaşantılarından ‘yalnızca’ bir günü, herhangi bir günü sahnelemek olacaktır; tarihin kaydedeceği en büyük trajedilerden biri olacaktır bu sıradan herhangi bir gün…

Bu doğrultuda henüz ne işimiz olduğunu dahi çözememiş olduğumuz ve adını dünya diye adlandırdığımız bu küre üstünde sürdürdüğümüz zamanların bizlere sunduğu gerçek yalnızca ‘acı’dan ibaret ise, yine hakkında bizleri bu ezici yaşantıdan alıp uzaklaştırdığından başka hiçbir fikrimiz ve tecrübemiz olmayan ölüme karşı duyulan bunca ürküntü neden, uğurlama sonrasında kalanların sergilediği o anlamsız tavırların nedeni ne? Öncelikli olarak, o kendisini ‘tarifsiz hırpalayarak, çok üzüntü duyduğunu’ etrafına gururla sergileyen fars sanatçılarını hiç anlayamıyorum; bizim bilmediğimiz hangi gerçeği biliyorlar bu tavırlarını sahnelerken?

Evet, bunları gerçekten her keresinde tekrarlamakta sakınca görmüyoruz… Belki de bu, “sürüncemede geçen alçaltıcı yaşamlara” aşık olunup her ölüm sonrası bir isyan bayrağı daha açılıyor bilinmezliğe ya da çok başka nedenler ile ama her ne olursa olsun açıkça görünen, o kadar riyakarız ki yaşamın her anında birbirimize ikiyüzlü davranışlar aksettiğimiz kafi değilmişçesine ölüm gibi kutsal bir son uğurlama merasiminde dahi evrensel gerçekliğe uygun vakarlılığımızı koruyamıyor ve o aptal maskelerimize ihtiyaç duyuyoruz…

Bu gerçek zayıflıktır… Çetin Altan’ın takındığımız maskelere ilişkin analizinde; hayatın her an parodi olarak tekrarlanan bir perde, tiyatrolarda yapılan işin ise her anında gerçek yaşamın ayrıntılarının işlendiği bir sahne eseri olduğunu dolayısıyla sahnede kullanılandan çok daha fazla yapaylıkta maskeyi günlük yaşantımızda büyük rahatlıkla, çekinmeksizin kullandığımızı belirtir…Evet, tüm o bocalamamız bundan ibaret, aptal oyunlar oynuyoruz ve bu kurguya kendimizi öylesine kaptırıyoruz ki çok değer verdiğimiz konusunda fikir birliği ettiğimiz sayısız yaşamları dahi göz ardı edebiliyoruz… Akabinde yine aptal maskelere bürünerek bize ‘ne olduğumuzu örnekleyen’ marjinalleri( katiller, sapkınlar, deliler ve deliliğin sınırlarını aşmış dahiler ), tüm kutsanmış aykırıları kınıyor ve soyutlamaya, ezmeye kalkışıyoruz…

1920 tarihinde S. Freud ‘Haz İlkesinin Ötesinde’ isimli kitabı için çalışırken zihninde yukarıda açıklanan türde düşünceler ile boğuşuyordu… Birçok insana, özellikle yaşadığımız çağ ile kıyaslanırsa çok fazla insandan daha talihsiz bir zaman diliminde yaşıyordu… Kim bilir belki de böylesi ölümün her canlıya oldukça yakın olduğu bir dönemin de etkisiyle eserinde özellikle bu belirleyici son ile oldukça kesinkes çıkarsamalarda bulunur…

Kitapta “ölümün hayatın cansız bir duruma geri dönme eğilimi” olduğunu ve buna sahte tavırlarımız ne kadar karşı koyarsa koysun aynı beden içerisinde taşıdığımız içgüdünün bizi bu cansızlığa doğru taşıdığını açıklar ve netice olarak, “tüm yaşamın nihai hedefi ölümdür” der…Bunca ayrıntı ile yapılmaya çalışılan ölüme bir methiye değil; ne de her hangi bir özendirme asla… Arzu edilen, ortada evrensel bir realitenin olduğu ve bu gerçekliği kitleler halinde bilinçaltında taşıyarak hastalıklı nesiller yaratmaya devam etmektense genel bir bilinçlilik hali oluşturmanın bizleri şu anki konumumuzdan çok daha iyi ve yaşanabilir bir dünyaya taşıyacağı yargısıdır… Kim bilir bu tür sis gerisinde kalmasında fikir birliği ettiğimiz görüngüler açımlanır ve bilinirlikleri yaygınlık kazanırsa hayat daha anlaşılabilir hale gelebilir… Bunları atlayıp daha kaç asır nesillere bu ketum tavırlarımızı umarsızca aktararak ‘kansız cinayetler’ işlemeye devam edeceğiz?

Son olarak bundan 2500 yıl önce vuku bulan ve o günden bugüne sayısız zihni etkileyen bir karar anının nihai sözünü anmalı: “Artık ayrılmak zamanı geldi, yolumuza gidelim: Ben ölmeye, siz yaşamaya. Hangisi daha iyi? Ancak Tanrı bilir.” Sokrates, sevgili Sokrates meşhur savunmasını böyle tamamlıyordu Atinalılar önünde: Öyle ya, hangisi daha iyi? Unutmayalım Sokrates dilese bu ağıotu infazından kurtulabilirdi –tıpkı kendisinden sonra Platon ve Aristoteles’in de benzer durumlardan kurtulduğu gibi, ama o ölümü seçti… Neden? Sanıldığı gibi kahramanlık rüyasını tatma eğiliminde miydi? Zaten yaşamı boyunca hem ‘aykırı bilgeliği hem de savaşlardaki beceri ve cesareti’ ile büyük bir kahraman olarak itibar görüyordu… Peki, neden Ölüm dedi ısrarla? Belki yorulmuştu, yaşlıydı… Belki merak etmişti ölmeyi, ötesini… Belki, belki, belki…

Doğrusu bunların çok daha ötesinde üzüntüden ve toplamı olan acıya duyduğu hınca karşı bu kararı vermişti Sokrates; intikam için… Tüm yaşamı “eziyet verici tecrübe kazanma uğraşı” olarak nitelendirmiş ve bu ilerleyişe en iyi çelmedir ölüm diye düşünmüştü, bu nedenle “Hangisi daha iyi? Yaşam mı, ölüm mü?” diye sorarak son perdeyi oynamıştı…O aziz simadan asırlar sonra İtalya’nın bir köşesinde bu kez sayısız nidanın arasında C. Pavese seslenecekti benzer şekilde: “yalnızlık acı çekmektir; sevişmek acı çekmek; malını mülkünü çoğaltmak ya da yığınlara karışmak acı çekmek; tüm bunlara son verir ölüm.”

Özgürlük, cinsiyetler arası eşitliğin nitelik ve niceliği, iletişimin anlamı, varoluşsal kaygılar ve son kertede ölüm gibi tamamıyla ya da hiç aşılamamış engeller özellikle biz genç kuşakların gündemi olmalı… Bugün kalkıp etrafınızda sıkıcı tavırlar ile gezinen bunama aşamasında gördüğünüz yetişkinlerin durumlarını acımasızca ve aynı zamanda haklı olarak eleştirirken aslında kendimizi de aynı kulvarda harcadığımızı görmesini bilelim… Onlar birçok nedenden dolayı birçok şeyi sormaktan tedirginlik duydular –her ne kadar bugün “fillerin dişleri neden ağızlarının dışındadır” diyerek epeyce ilerleme kaydettiklerini gösterseler de bizler bunların çok daha ötesinde olmalıyız…

Henüz 25’ini aşmamış ve bu söylenenleri çok saçma dolayısıyla gereksiz buluyorsanız bir on yıl sonra hakkınızda tıpkı şu an büyükleriniz hakkında düşündüğünüz gibi düşünülmesine ve aynı umarsız, aşağılayıcı tavırların size karşı da sergilenmesine hazır olmalısınız… İnanın, hayat onu sorgulamayıp anlamaya çalışmazsanız buna karşılık her zaman son derece adaletli olabiliyor; bu adalet anlayışı “kişisel olarak yaşantınızı cehenneme çevirmek” anlamına gelse de…

Öyle ya, tıpkı bir zamanlar birilerinin bir yerlere not düştükleri gibi:  
“Ölümün olduğu yerde, daha ciddi ne olabilir...”  
Modern Zaman Ritüelleri… ( I )  


9. Uluslararası İSTANBUL Bienali

Selda SEFER

Bienal: Yılaşırı (bkz Tdk . sözlük) Ya da halk diliyle soylersek, iki yılda bir yapılan sanatsal etkinlik.

Bu sene 9.bienali, bienal İstanbul’u ilk defa bir yabancı ve bir Türk kuratör ortak olarak düzenliyorlar; Charles Esche ve Vasıf Kortun, hem de farklı bir bakış açısıyla...

53 sanatçı ve sanatçı topluluğu seçildi ve bunlardan neredeyse yarısı, burada belli bir süre yaşayıp çalışmak için davet edildiler ve bu şehirde yaşadıklarını anlattılar eserlerinde.Diğerleri ise bu şehirden uzakta baktılar dünyamıza,ve söylenmesi gerekenleri hazırladılar özenle. Sanatçıların coğu bize yakın şehirlerden, Pristina, Kahire, Almati, Kudus, Sofya, Berlin...ve diğerleri. Sergi mekanları ise daha önceki bienallerden farklı bir anlayışla seçilmiş bu kez, sanki daha İstanbul kokan; Galata ve Beyoğlu etrafında, bize bu şehri ve yaşadığımız kültürü anlatacak mekanlar... Bir apartman binası, eski bir gümrük deposu, terkedilmiş bir tütün deposu, bir sanat galerisi, bir mağaza, bir tiyatro ve bir ofis.

Aslında biraz önceye dönsek iyi olur sanıyorum, mesela 1987 yılına, Beral Madra'nın kuratörlüğünü üstlendiği ilk bienale. Ne kadar genç bir etkinlik aslında, başka kültürden sanatçılar ile bu toplumun buluşması ne kadar geçikmiş. O günden beri bu buluşma tarihi, zorunlu bazı haller dışında hic ertelenmemiş. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı bu görevi ilk günkü heyecanla herzaman yerine getirmiş. Bienaldeki temalar, mekanlar, seçici kurul üyeleri, davet edilen sanatçıların seçilme biçimleri ilk seneden itibaren hep değişmiş.1987'den günümüze bienal mekanları hep tarihi yarımadadan secilmişti; Yerebatan Sarnıcı, Aya İrini, Darphane Binası, Feshane gibi tarihsel özelliklerini vurgulayan sergi mekanları. Bu mekanlar, hem o zamanki ulusal sergilerin sunumunda hem de daha sonra ki batılı kuratörlerin bienalleri şekillendirmelerinde önemli yer tuttular. Ama turistlerin hayranlıkla gezdiği, bizim ise yaşadığımız şehirle pek ilgisi olamayan bu mekanlar, dünya sanatçıları ile buluşmak icin ne kadar uygundu? Gerçekci miydi?

Bu sene birileri bunun farkına vardı ve en sonunda İstanbul peçesiz, olduğu gibi göründü. Sanatçısıyla elele verip düşündü taşındı gerçek yüzünü gösterdi. Sergi mekanları bile ona gore seçildi; gösterişsiz ama kişilikli içinde yaşanmışlık ve hikaye barındıran. Ben sergileri gezerken bulunduğum yerin de içini okumaya çalışıyordum, kaç kere pencereden dışarı baktım, kaç yaşam gördüm farklı farklı. Antreponun yanlızlığı, tütün deposunun terkedilmişliği ya da Deniz Palas'ın yavaş yavaş yokolmakta olan değerlere bakan penceresi. İstanbul'un hayatı sergileniyordu baştan sona ve büyük değişimi... 50'lerde başlayan yozlaşma dönemi, parçalanmalar, başkalaşımlar, her sanatçı başka bir bakış açısıyla bakıyordu bu şehre, Türkiye'nin değişimine sahne olmuş bu başka kente. Mario Rizzi bu şehirde geçirdigi 3 ay zarfinda çektiği "Murat ve İsmail" filminde kuşaklar arası çatışmayı nasıl da anlatmış, bizden biri gibi.Ya da İranlı Solmaz Shazbazi'nin İstanbul'da içine dönük, izole bir hayat yaşayan site sakinleri ile yaptiği konuşma ne kadar çok bize bizi anlatıyor.

Antrepo 5 'de Misafirperverlik Alanı'nda sevdiğim 2 bölüm vardı; Serbest Vuruş ve Proje: İmalat Hatası, Serbest Vuruş'ta, söylemekten ve konuşmaktan korktuğumuz, erotizm, intihar, şüphe, kutsal vs konuları kurcalama ve açıkca konuşma... İmalat hatasında ise değerlerine duyarlı bir topluluğun batı değerlerini taklit etmedeki beceriksizliğini açıkca itiraf etme, paylastığım şeylerdi bu bienalde...

Bu sefer yola cesurca çıkılmış bence, hele konu da İstanbul olunca... Bienallerde hep arka plan kalan bu şehir, şimdi Bienali oluşturuyor, hem de ilk defa kendi yüzüyle...hiçbirşey saklamadan ; ben buyum diyerek, kendine özgü haliyle, özeleştirisini yaparak, birkez daha ama dürüstçe tanışıyor dünya ile...Toplumca artık dünyayla dertlerimizi ve sıkıntılarımızı paylaşabilmek, galiba 9. bienal bunun bize neler kazandıracağını açıkca gösterdi, kabullenme ve mutlu sona eriş.


protreptikos ‘‘felsefeye çağrı’’

                                                      Turgut Özgüney

Kelime anlamı uyarı konuşması anlamına protreptikos Felsefe Nedir? Ne İçin Yapılmalıdır? Yapılmak Zorunda Mıdır? Felsefi Yaşam Tarzı Felsefi Bilgi Nedir? Sorularını irdeleyen protreptikos ARİSTOTELES tarafından M.Ö. 350 yılında Atina gençliğine ve PLATON’nun Akademisi’ndeki eğitim programını eleştiren İSOKRATES in ANTİDOSİS başlıklı yazısına karşı yazılmıştır. Çoğu insan mutlu bir yaşamın dış servete dayandığına inanır ve bu hiçte nedensiz değildir. Zira gördüğümüz gibi akılsız olmalarına karşın bir çok insanın işleri iyi gitmektedir. Zenginliğe mutluluk ve güce çok güvenen ve bu yüzden mutsuzluğa doğru sarp bir düşüş yaşamak zorunda kalan bir çok insan vardır. Başarıları ne kadar büyük ise onlar başarısızlıklarını ve mutsuzluklarını o kadar derin şekilde duyumsar. Bu insanların kötü yazgılarına bakarak benzer bir yazgıdan kaçınalım ve mutlu yaşamın çok servete sahip olmaktan değil insanın iyi bir Ruh Yapısına sahip olmasında yattığını göz önünde bulunduralım. Bedene gelince kimse pek şık elbiselere bürünmüş olduğu için birini, tanrıların mutlu kıldığı biri saymayacaktır. Tüm dış süslere sahip olmasa da sağlıklı ve düzgün bir yapıya sahip olan biri mutlu sayılır. Aynı şekilde ruh ancak eğitilmişse mutlu sayılabilir. Sadece eğitilmiş insan mutlu sayılır. Zenginlik edinmeyi kendi kişiliklerinden daha önemli bulan insanları sefil insan saymak gerekir.   

Aşırı doyum küstahlığı doğurur. Eğitimsizlik egemenliğe eşlik ederse bundan büyüklük çıkar zira ruhları kötü durumda olan insanlara ne zenginliğin ne gücün ne de güzelliğin bir yararı olur. Aksine bu şeyler eğer onlara akıl eşlik etmiyorsa, mevcut oldukları oranda sahiplerine derin ve çok yönlü olarak zarar verirler. Çocukların eline bıçak vermeyin deyimi, bayağı insanların eline güç vermeyin anlamına gelir. Felsefi kavrayış daha çok kendi ciddi çabalarımızın ve felsefenin bize arattırdığı şeyleri aramanın bir ürünüdür. ‘‘Felsefe Yapma’’ sözcüğü bir yandan felsefe yapmak zorunda olup olmadığımızı sorgulamak diğer yandan ise kendimizi felsefeye adamak anlamına gelir. Eğer devlet işlerini doğru olarak yapmak ve özel yaşamımızı yararlı bir şekilde biçimlendirmek istiyorsak ‘‘Filozof Bilgi Sever” olmamız gerekmektedir. Ancak farklı farklı türden bilgi vardır.

Bir yanda, yaşamsal önemi olan şeyleri yaratan bilgi vardır. Diğer yanda ise bunları kullanan bilgi, başka bir sınıflama ise, hizmet eden /gören bilgi türleri ve emreden bilgi türleridir. Sonuncular daha üst derecededirler ve asıl anlamdaki iyi, bu türdeki bilgilerdedir. Canlıların ya hepsi yada en iyileri ve en yüceleri doğadan çıkmış ve doğaya uygun olarak oluşmuşlardır. Yeryüzünde bulunan canlıların en yücesi insandır. Bundan onun doğadan ve doğaya uygun olarak meydana geldiği açıkça çıkar. 

 Düşünme doğa gereği bizim amacımızdır. Şimdi varolan düşünce nesnelerinden hangisi için Tanrının bizi yaratığı sorusunu soralım. Bu soruyu PYTAGORASA sorduklarında o şu cevabı verdi; ‘‘Gökyüzünü Seyretmek İçin’’ o kendisine ‘‘Doğayı Gözleyen’’ derdi. Ve bunun için yaşama başladığını söylerdi. İnsanın hangi amaç için doğmak yaşamak isteyebileceği sorusuna ANAXAGORAS’ın şöyle cevap verdiği söylenir; ‘‘Gökyüzünü Seyretmek Gökyüzündeki Yıldızları Ay ve Güneşi’’. Sanki bütün diğer şeyler zahmete değmezmiş gibi bu fikre göre PTHAGORAS ‘‘Bilmek’’ ve ‘‘Düşünmek’’ için her insanın tanrı tarafından yaratıldığını yerinde olarak iddia etmektedir. Doğa gereği insan, ruh ve bedenden ibaret olduğundan ve daha aşağı olan, daha iyi olanın bir amaç için emrinde olduğundan beden, ruh için vardır. Ruhun kısmen rasyonel kısmen de irrasyonel olduğunu ve irrasyonel kısmında daha az değerli olduğunu biliyoruz. Bundan irrasyonel kısmın rasyonel kısım için var olduğunu çıkarırız. Rasyonel kısım aklı içerir. Demek ki bu akıl yürütme zorunlu olarak her şeyin akıl için var olduğu sonucuna götürür. Aklın işlevi düşünmektir. Düşünmek ise düşünce nesnelerine bakmaktan oluşur. İnsanlar için her şeyi değerli kılan şey düşünme ve akıldır zira diğer şeyler ruh için değerlidirler. Ruh alanı içinde en değerli şey akıldır zira her şey akıl için vardır. Eylemlerimizde aklımızı kullandığımızda aklın yolunu izleriz eylemde bulunan kişi bedenini hizmetkar olarak kullanır ve hatta rastlantıya büyük bir alan ayırmak zorundadır. Genelde kişi aklın belirleyici rol oynadığı eylemleri yerine getirir demek ki kendi kendisi için olan amaç gütmeyen düşünme, başka bir şeyi elde etmek için hizmetkarlık eden bir düşünmeden daha saygın ve değerlidir. Kendi kendisi için olan düşünme kendiliğinden saygıdeğerdir ve ona ulaşılmaya değer kılan şey aklın bilgeliğidir. Algılamadan ve akıldan yoksun edilen bir insan bilge halini alır. Sadece akıldan edilirse bir hayvana dönüşür. İrrasyonel olandan kurtarıldığında ve sadece akıla dayandığında ise insan tanrıya benzemeye başlar. Bu demektir ki ilke ve nedenlerden yola çıkarak bizi diğer canlılardan ayıran akıl, rastlantısal ve değersiz olanı benimsemeyen bir yaşam biçiminde, kendini tam olarak geliştirir. Hayvanlarda da bir zeka ve akıl kıvılcımı olduğu kesindir ancak felsefi akıl gücünden en az oranda bile bir pay almazlar. Bu güç sadece tanrılara ve insan aklına özgüdür. Düşünceme göre ruh, bedenden daha değerlidir zira o doğası gereği hükmedendir. Ve mademki beden için tıp ve jimnastik gibi uzmanlık alanları ve bilgi vardır bunlara bilgi disiplinleri adını veriyoruz, o zaman ruh ve ruhun mükemmelliği için de bizim edinebileceğimiz her hangi bir önlem ve uzmanlık alanı olmalıdır. 

Biri bizi ruhlar adasında düşünse, o zaman doğruyu söylediğim daha iyi şekilde görülecektir. Orada hiçbir gereksinimimiz olmazdı ve diğer şeylerin hiçbiri bize herhangi bir yarar sağlayamazdı. Bize bir tek düşünmek ve felsefe yapmak kalırdı. Yani bizim şimdide özgür yaşam dediğimiz şey. Eğer bu doğru ise ruhlar diyarına yerleşmek imkanı olup da kendi seçimiyle bunu yapmayan bir haklı olarak utanmayıpta ne yapsın? Biz insanlar ruh ve bedenden ibaretiz. Bir yan hükmederken diğerine hükmedilir. Biri kullanırken diğeri araç olarak vardır. Hükmedilenin yani aracın kullanılışı hükmeden ve kullananla hep belli bir ilişki içindedir. Ruhta doğası gereği hükmeden ve hakkımızda kararlar alan akıl vardır diğer yandan buna uyan ve doğası gereği hükmedilen şey vardır. Her ruh kısmı kendine özgü mükemmelliği geliştirdiği zaman her şey iyi durumdadır. Buna ulaşmak iyi denen şeydir. Ruh bedenden daha değerlidir ve ruhun içindede akla ve düşünme yetisine sahip olan daha yücedir. Düşünmenin yada ruhumuzun düşünen yanının değerli işinin gerçekliğin araştırılmasından başkası olduğunu söyleyemem çünkü gerçekliğin araştırılması zaten aslen bu ruh kısmının işidir. Demek ki bilmek ve felsefi düşünmek ruhun asıl görevleridir. Biz insanlar için bu her şeyden daha önemlidir. Yaşam hazzı ruhu kullanmaktan gelmektedir. Ruh etkinliği asıl anlamda yaşamaktır. Ruhun etkinliği öncelikle düşünme ve akıl yürütmekten ibarettir. Öyleyse doğru düşünen kişinin daha üst düzeyde yaşadığı ve gerçeği bilmeye en çok çabalayan kişinin en üst düzeyde yaşadığı kolaylıkla görülebilir. Mükemmel yaşam felsefe yaparak felsefi bilgi edinenler için vardır. Yaşam mutluluğunu ya düşünme gücü ve bir tür bilgelik ya erdemlilik ya en yüksek derecede haz yada bunların hepsi olarak tanımlamaktayız.

Felsefe yapmak ya mükemmel yaşamın kendisidir yada ruhu oraya en çabuk götürendir. Ruh uyanıkken sıkça gerçeği görür ama uyurken hep yanılır zira bütün rüyalar resimdir ve gerçek değillerdir. Normal insanın ölümden korkması ruhun bilme arzusuna işarettir. Ruh tanımadığı şeyden, karanlık ve tanıdık olmayandan kaçar ve görülebileni ve tanınanı doğası gereği arar. İnsan yaşamına önyargısız baktığımızda, insanlara büyük görünen bütün şeylerin bir gölge oyunundan başka bir şey olmadığı ortaya çıkardı. Bu yüzden haklı olarak insanın bir hiç olduğu ve hiçbir insansal şeyin ebedi olmadığı söylenirdi zira büyüklük güzellik ve güç gülünç şeylerdir. Ve hiç bir değerleri yoktur, onlar sadece bize öyle görünürler çünkü hiçbir şeyi tam olarak görebilecek durumda değiliz. İnsansal şeyler arasında ne uzun sürelidir ki? Sırf zayıflığımız ve yaşamımızın kısalığından dolayı bunun bize büyük göründüğünü düşünüyorum.

Gizem öğretilerinde söylendiği gibi sanki hepimiz bir şeyin cezasını çekmek üzere doğa tarafından yaratılmışız zira eski bilgelerin şu deyimi pek yücedir; Ruhun cezasını çekmesi gerekmektedir ve bizler ne olduğu bilinmez büyük suçların çezası için yaşamaktayız. İnsan için içimizdeki akıl ve düşünme gücü olarak bulunan şeyden başka çaba harcamaya değer tanrısal yada bizi mutlu kılacak hiçbir şey yoktur. Bizim olan şeylerden bir tek bu ebedi ve tanrısal görünmektedir.

Doğa karşısında acınası bir halde ve zorluklarla karşı karşıya da olsa insan yaşamı akıl ve düşünme gücünden pay alma yeteneğiyle öyle düzenlenmiştir ki insan diğer canlılarla karşılaştırıldığında bir Tanrı gibi görünmektedir. Şairler yerinde olarak şunu söylemekteler; ‘‘Akıl, bizim içizdeki Tanrı gibidir ve insansal yaşam içinde Tanrıdan bir parça barındırır demek ki öyleyse ya felsefe yapmalı yada yaşama veda etmeli ve buralardan gitmeli’’ zira bütün diğer şeyler sadece budalaca konuşma ve boş lakırdı olarak görünmektedir.

(Devamı önümüzdeki sayıda…)


şimdi ne yapacağız? 
Selma YILDIZ

 Dünya çılgın bir seyir aldığına göre 
 biz de dünyaya ilişkin çılgın bir bakış açısı edinmeliyiz.

İçinde bulunduğumuz güncel durumu nitelemek gerekseydi, bir orji sonrası hali derdim. Orji, tam da modernliğin patladığı andır; her alandaki özgürlüğün patladığı andır. Politik özgürleşme, cinsel özgürleşme, üretici güçlerin özgürleşmesi, yıkıcı güçlerin özgürleşmesi, kadının, çocuğun, bilinçdışı itkilerin özgürleşmesi, sanatın özgürleşmesi... (Baudrillad, sf.9)

Ne oldu da orji sonrasına geldi, dünya?

Sanıyorum kültürel ve entelektüel çevrelerde hala bu soruya bir yanıt aranıyor. 
 
Baudrillard’ın yukarıdaki çözümlemesi bana, mitolojiden bildiğimiz Sisyphos’un yazgısını düşündürttü. Homeros’a göre, ölümlülerin en akıllısı, en kurnazı olan Sisyphos, tanrılar tarafından bir kayayı, durmamacasına bir tepeye doğru itelemeye mahkûm edilir. Tanrılar, yorulmak bilmez ve tükenmez insan çabasının simgesi Sisyphos’u, anlamsız, yararsız ve umutsuz çabaya mahkum etmenin korkunç bir ceza olacağını düşünürler.  
 
Baudrillard’ın çözümlemelerinde, teknolojik gelişme toplumu ve toplumun geleceğini de belirleyen ana değişken olarak ele alınır. 
 
Akıllı ve kurnaz Sisyphos, gelişen teknolojiyle kayayı dağın tepesine çıkarmayı en nihayetinde başarmış, tanrıların kendine verdiği cezadan, yazgıdan kurtulmuş bir başka deyişle onu cezalandıran tanrıları alt edip, Baudrillard’ın bahsettiği orji sonrasına gelmemize bir katkı sağlamış mıdır? 
 
Sisyphos’un en nihayetinde o kayayı dağın zirvesine oturttuğu “an”ı, bir “sıfır noktası” olarak değerlendirip, Baudrillard’ın bahsettiği orji sonrasına benzetelim. Peki, “ORJİ BİTTİ, ŞİMDİ NE YAPACAĞIZ?” (Baudrillard, sf.10) 
 
Evet, şimdi ne yapacağız? Sisyphos ne yapacak? 
 
Baudrillard’a göre, düş ile gerçeğin arasındaki mesafe; modeller patlaması ile yok edilmiştir. Model, ortaya çıkan bu yeni gerçeğin yerine geçtiğinden, kurgulanmış bir gerçek düşüncesinin varlığını ortadan kaldıracaktır. Sisyphos için, gerçekliğin kurmacayı aşıp geçtiği günler geridedir artık…Her gün “o kayayı” yukarı iteleme cezası ve kısırdöngüsünün yarattığı düşsellik, ortadan kalkmıştır. Anlamsız, yararsız ve umutsuz düşsel çabanın yerini, anlamsız, yararsız ve umutsuz kurgusal çaba almıştır. Gerçeğin güdümlenmesi ile gerçeğin üretilmesi arasındaki farkı yitirmişse, Sisyphos şimdi ne yapacak?

Artık Sisyphos özgür. Çünkü…-mış gibi yaparak –yararsız, anlamsız, umutsuz çabasını, yarara, anlama, umuda dönüşecek –miş gibi yaparak-, “gerçeklik ilkesine” dokunmamakta idi; yani bu çabalarla gerçeklik arasında gizlenmeye çalışan bir fark vardı. Artık Sisyphos özgür…Çünkü…tüm bu yararsız, anlamsız, umutsuz çabalarını artık simüle etmektedir. Taşı zirveye yerleştirdiği anda, “düşsel” ile “gerçek” arasındaki fark yok olmuştur. Cezanın ve kısırdöngünün yinelenmesiyle oluşan anlamsız, ama kendi düşselliğinde anlamlanan hayatı, simülasyona dönüşmüştür. 
 
 Artık yalnızca orji ve özgürleşme simülasyonu yapmak, hızlanarak aynı yönde gidiyormuş gibi görünmek geliyor elimizden; oysa gerçekte boşlukta hızlanıyoruz, çünkü özgürleşmenin tüm hedeflerini çoktan ardımızda bıraktık. Bugüne kadar yakamızı bırakmamış ve bizde saplantı haline gelmiş olan şey tam da peşine düştüğümüz tüm bu sonuçların, tüm göstergelerin, tüm biçimlerin, tüm arzuların elimizin altında hazır kullanılabilir halde olma durumuydu. Ne yapmalı o halde? Simülasyon durumudur bu; bütün senaryolar gerçek ya da sanal olarak (kuvve halinde) önceden vuku bulduklarından tüm bu senaryoları yeniden oynamaktan başka bir şey gelmez elimizden. Ütopya gerçekleşti; tüm ütopyalar gerçekleştiği halde, tuhaf bir şekilde, sanki gerçekleşmemişler gibi yaşamayı sürdürmek gerekiyor. (Baudrillard, sf.10) 
 
Sisyphos, ağırlığını kat be kat geçen ve aşağı yuvarlandıkça yeniden başa dönüp tepeye itelemek zorunda olduğu o kayayı zirveye ulaştırdığı “an”, özgürdür artık. Peki, şimdi bir başka cezaya mahkum olduğunu söyleyebilir miyiz? 
 
Baudrillard’a göre, artık, gerçekten ve fiili olarak olmayan bir şeyi, sanki gerçekmiş ve fiilen varmış gibi yaşıyoruz. Yaşamın her alanında, günlük hayatta bir simülasyon evreni içindeyiz. Sevginin, nefretin, hastalığın, savaşın, barışın, aşkın, kıskançlığın, vs. simülasyonunu yapıyor ve böyle olduğuna dair belirtileri kendimizde buluyoruz. 
 
Özgür kalan şeyler sonu gelmez biçimde birbirinin yerine geçmeye ve böylelikle gitgide artan belirsizliğe ve şüphecilik ilkesine mahkûmdur. (Baudrillard-sf.11) 
 
Sisyphos’un, orji sonrası, yapay bir yazgıya mahkum olduğunu söyleyebiliriz: Geri dönüşsüz, onulmaz bir sürecin parçası olduğunu dahi bilmeden kendinden kaçarak, dönüşü olmayan o “sıfır noktası”nın sanrısında esrik ve şaşkın, yeni bir boyuta (simülasyona) girmiş olarak… 
 
Yaşamımızın her alanında egemen olan imajlar ağı, yaşamımızla ilgili olguların birer taklidi olmuş durumda. Peki, bunun farkında mıyız, yoksa Sisyphos gibi kendi düşsel kayalarımızı düşsel zirvelerimize çıkarmakla mı meşgulüz?  
 
Hiçbir şey gerçekten yansımıyor; ne aynada ne de (bilincin sonsuza değin bölünmesinden ibaret olan) baş döndürücü alanda gerçekten yansıyan bir şey yok artık. (Baudrillard-sf.11) 
 
Sisyphos artık yok... Belki de hiç olmadı... Mükemmel bir kopyanın ya da herhangi bir düşsel yaratımın Sisyphos olduğunu düşündük...ikincil varoluş olan simülasyona aktarılma yoluyla yok oluyor her şey. (Baudrillar-sf.11) 
Şimdi ise, hem düşsel yaratımı hem de mükemmel taklidi biliyoruz.

Sisyphos özgür…neredeyse bütünleştiği kayası, dağı, hatta Tanrıları da, hepsi özgür…Özgürlükleri (düşsellikleri) simülasyona (hipergerçekliğe) karşılık düşüyorsa eğer; gerçeğe sürekli saldıran ve hep nesnenin ötesine geçmeye çalışan simülasyona…içine hile katılmış, insanı dehşete düşürecek kadar gerçeklikle yeniden oluşturulmuş, yabancılaşmış, doğal halinden daha çok gerçeğe benzeyen Sisyphos…yaşamının tüm anlamsızlıkları simülasyon tarafından anlam kılınmış…içi boş hatta yok olmuş bir şeyin izi sadece.

“...artık güzel ya da çirkine ulaşamadığımızdan ve değer yargısında bulunmamız olanaksız olduğundan içinde olduğumuz bu noktada umursamazlığa mahkûmuz. (Baudrillar-sf.24)

Artık değerler alanında devrim yok; değerler birbirine dolanıp kendi üzerlerine katlanıyor. (Baudrillard-sf.11)

Yazgının mahkum ettiği cezadan değil, simülasyonun mahkum ettiği bir  yazgıdan,  değerin yazgısından dostluk, emeğe saygı, vb.... söz eder oluşumuzun altında yatan/gizlenen nedenlere baktığımızda neyi göreceğiz? İşe yaramaz ve gereksiz insan?... Biyolojik insana indirgenmiş insan?...Onlar ve ötekiler olmuş insan? Her şeye ve herkese  kanan insan?...Sisyphos'un "yuva"laştırılmış kayası?...

Güzel ya da çirkin, doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü terimleriyle değerlendirme yapmak, bir parçacığın hızını ve bulunduğu yeri aynı anda ölçmek kadar olanaksızdır. İyi, artık kötünün karşıtı değildir; hiçbir şey apsisler ve ordinatlar halinde düzenlenemez artık.” (Baudrillard-sf.12)

Sisyphos, gölgesini yitirmiş bir adama benziyor artık…Kendi aksini izleyerek, kendine aşık olan Narkissos’tan bu yana gerçekliği anında yakalama düşleminde, Sisyphos, sırsız aynada aksini arayan bir adama benziyor artık. Kısıtlı bir anlam, kısıtlı bir gerçek Sisyphos’un görüntüsünü yeniden yaratamıyor. Artık O, kendinin (gerçeğinin) ikizi değil…Aynaya bakan bir yüz bile değil, üstelik bir ayna bile yok ortada…Dağın zirvesinde yapay güneşin yapay ışığıyla şeffaflaşmış Sisyphos, kendi gölgesinin, görünmeyen görüntüsünün içinde yitip giden bedeniyle korunmasız kalmış durumda. O’nu ayakta tutan güç, yorulmak bilmez ve tükenmez, anlamsız, yararsız, umutsuz insan çabası değil, aptallığı, naifliği ve önyargısıdır artık. Anlamı reddetmektir, tek direnişi…

Teknikler, görüntüler ve enformasyon da bizim her tarafımızı aydınlatmaktadır; bu ışığı kırıp geri yansıtamıyoruz ve beyaz bir etkinliğe, beyaz bir toplumsallığa, para, beyin ve bellek gibi bedenlerin de temizlenmesine, tam bir asepsiye (mikropsuzlaşmaya) mahkûmuz. Sonunda şiddetin ve olumsuzluğun yasak edildiği bir toplum ve böyle bir toplumu oluşturan bireylerden başka kimsenin kalmadığı dev bir estetik cerrahi girişimiyle şiddet ve tarih temizleniyor. Oysa kendini mevcut haliyle yadsıyamayan her şey kökten belirsizliğe ve bitmeyen bir simülasyona mahkûmdur. (Baudrillard-sf.50)

Neredeyse Sisyphos gibi bütünleştiğimiz düşsel olmayan kayalarımız, düşsel olmayan zirvelerimiz özgür…Hatta düşlerimiz de özgür…görüntümüzü yitirdiğimiz aynalarımız da özgür… 
Peki, neden arar olduk kendi görünümümüzü? 
 
Sisyphos değil, şimdi biz, ne yapacağız?

Kaynak

BAUDRİLLARD, Jean, Kötülüğün Şeffaflığı, Ayrıntı Yayınları


felsefe’nin güncel sorunları

   Armağan Cengiz Büker

   Eski felsefecilerden bir arkadaşla söyleşirken bir iki noktada çelişkiye düştük: Ona göre doğrular bulunmuştur, bilinmektedir; yanlış olansa uygulama ve yorumlamadır, insanlar uygulamada yanlışlık yapmaktadırlar. Örneğin: fakirlik insan gerçeğine aykırıdır, çevre koruma konusunda ciddi önlemler alınmasının gereği tartışılmaz, sağlık ve eğitim konularında ülkeler ve bireyler arasında eşitsizlik rasyonel değildir… Bu ve bunun gibi toplumsal konularda doğrular, ona göre, apaçık ve besbellidir. Öyle ki, ona göre, dinler de bunu desteklemektedirler. Doğrular “var”dır, ona göre, ama bu doğrulara uyulmamakla yanlışlar yapılmaktadır.

   Nedense, eski felsefeciler eskiyince, yani yaşlanınca, dinle ve dinlerle, en azından, bir uzlaşma içine girmeye eğilim gösteriyorlar, diyorum ben. Ya da gerçeği dinlerde aramaya yönleniyorlar, gibi geliyor bana. Oysa, dinler, o dine inananların bakış açısından ele alınırsa, bulunmuş ve kesinleşmiş hakikatlerdir; tıpkı günümüzde kimi felsefecilerin de felsefe için düşündüğü gibi.

   Ne güzel! Kötü olan nenleri (/ şeyleri) biliyoruz dersek; örneğin, fakirlik - hastalık - eşitsizlik - bilgisizlik - eğitimsizlik… kötüdür; bunların kötü olduğunu biliyoruz, dersek; hem de kesinlikle biliyoruz, salt, mutlak, değişmez bilgiyle biliyoruz, dersek; bunları bildiğimizden de, bu bilgilerimizin doğru olduğundan hiç şüphe etmiyoruz, dersek; ne olur?

   Üstelik bunların kötü olduğunu, bence, bu kötülüklerin yaratılmasına katkı yapanlar da biliyorlar, diye düşünmeye başlarız. Demem o ki, dünyanın çok gelişmiş ya da az gelişmiş türlü türlü ülkelerinde nice bilginler, bilgeler, filozoflar var. Bu insanların görüşleri ve düşünüşleri her zaman aynı değil, hattâ diyebiliriz ki çoğu zaman birbirlerinden çok ayrı, giderek birbirleriyle çelişkili. Örneğin Tibet’teki rahipler, bana göre, yanlış bir yoldalar, Budizm’in şekline önem verip özünü unutuyorlar. Budist yazılar okuyarak yaşıyorlar, ama o yazılardaki özü anlamak istemiyorlar. ABD’de çok sayıda üstün nitelikli ve bilimsel değeri yüksek araştırma kurumu var, yazıyorlar, ama ABD, yine de, “balina avı”ndan - nükleer denemelerden - silah üretiminden - çevreyi yıkıma uğratan gazlı (spray) ürünleri üretmekten… vazgeçmiyor. Ne tuhaf, değil mi?

   Madem ki, artık kesinlikle kanıtlanmış salt (mutlak) gerçekler var, öyleyse neden bu gerçeklere uygun davranmıyor insanlar? Madem ki, insanlığın kötülüklerden kurtarılması gerekir; neyin kötü olduğu da apaçık bellidir; öyleyse kötü olanın değişmez olarak kötü olduğu ve onların tartışmasız olarak ortadan kaldırılması gerektiği apaçık değil midir?

   Bu tür düşünen ve gerçeklerin bilindiğine inananlara göre, kötü olanların ortadan nasıl kaldırılacakları da bellidir. Çünkü bu kötülüklerin ortadan kaldırılmasına karşı çıkan olumsuz güçler, ne istediklerini pek iyi bilmektedirler. Onlar kötülüklerin ortadan kaldırılmasını istemezler, çünkü bundan yararları vardır. O yararlar onlar için açıkça ve besbelli yararlıdır…

   Benim içinse, yani bu denemeyi yazan içinse, önce bu bilgiler kesin değildir, çünkü salt bilgi bugün bile hâlâ aranan ve bulunması umulan bir erektir. Bundan yola çıkarak derim ki, bu yararlar da yarar değildir; çünkü gerçek yarar da, bence, henüz kesin belli değildir.

   Çıkarlarını kollayanlar… Ya da başka bir deyişle: düşünmekten kaçıp, tesadüfen ellerinde birikmiş bilgileri geçerli bilgi sayan, ve bu bilgilere dayanarak da kendi çıkarlarını belirleyen kişiler, ya da kümeler… Onlar kendilerine olan bu yararı salt bilgiyle bildiklerine inanırlar; bu yararın herkes için, ve bu arada benim için, yararlı olmadığını da salt bilgiyle bilirler. Demek ki kötülüğün kimin için yararlı olduğunu ve kimin için yararlı olmadığını apaçık bilirler. Bildiklerine inanırlar. Onlara göre, bu bilgileri kesindir, salttır, yanlışsızdır. Bu bilgiyi öyle iyi bilirler ki, bu bilgiden hiç vazgeçmezler…

   Bu bilgileri, onların kümesinin dışında biri olarak, ben de bilirim. Öyleyse ben de onlar kadar bilgiliyim, öyleyse onlarla benim bilgilerim eşittir. Demek ki, hepimiz eşit oranda bilgiliyiz. Demek ki, örneğin, kötülüklerin kötülere yararlı olduğu bilgisini kötü olmayan ama felsefeci olan ben de biliyorum, kötü olan kötüler de biliyorlar. Demek ki sağlam bir bilgi var varlık evreninde. Herkesin apaçık bildiği, ya da bilebildiği, bilmeye yetenekli olduğu bilgiler var! Varoluşun sonal ereğine ulaştıracak kesin çözüme varmak için yapılacak tek şey gücü kötülerin elinden almak, iyilerin eline vermektir.

   Bir başka deyişle: (Artık) arayışa gerek yok…?

   Bu mu felsefe? Bu muydu?... Bence değil.

   Felsefe, bana göre, bu değilse; felsefe nedir? Bilgi kesin midir? Kesin olabilir mi? Giderek, bilgi var mıdır? Bilmek olanaklı mıdır? Bilgi tüm müdür, yoksa “n” sayıda bilgiler mi vardır? Bunlar nerdedir? Bilginin, ya da bilgilerin tümünü elde edebilir miyiz? Kötü nedir - iyi nedir; ya da ne kötüdür - ne iyidir, bunu değişmez bir biçimde bilebilir miyiz? Bilseydik, bu bilgilerimize dayanarak dünyayı iyiye değiştirebilir miydik? Kötülükleri ortadan kaldırabilir miydik?

   (Tabii, dünya iyi midir, kötü müdür diye sormuyorum; yoksa bu yazıyı bitirmem olanaksızlaşır…)

   Bence, bu salt bilginin varlığını kanıtlanmış sayan düşünüş, felsefeden ümidi kesmek demektir aslında; çünkü, bence, felsefe arayıştır. Bilgiyi ve bilinebileni aramaktan vazgeçmek, felsefe yoluyla gerçeği aramaktan tümüyle ümidi kesmek demek olmaz mı?

   Buradan çıkarsayarak diyorum ki, felsefe, arayıştır, bir başka deyişle ümittir; araya araya birgün bulacağım ümidini içinde taşır... Gerçekte buradaki olay, gerçeğin bulunması değildir, gerçeğin aranmasını yaşamaktır. Çünkü aramak ummak ve yaşamak demektir. Oysa arayışın bitmesi, bence, ümitsizliktir - sondur - bitiştir - ölümdür.

   Felsefe bilimler bilimi, bilgiler bilgisi olarak tanımlanmış, tanımlanagelmiştir bugüne kadar. Şimdi ise felsefenin bu görevi de tartışılıyor, işte. Çünkü dijital sibernetik anlayışında bilimin de, bilginin de anlamı değişmiş gibidir. Artık sayısal ve sanal bilgi temel görülmekte, klasik felsefenin akıl yürütme yolları pratikte kullanılmamaktadır. Mekanik ve teknolojik sağlamlık ussal tutarlılığın yerine geçmiştir. İnsan zihni, muhakemesini makineye neredeyse tümüyle teslim etmiş gibi görünüyor. Biyolojinin temelleri sarsılmış, türlerin evrimi / değişimi neredeyse tümüyle insan eline geçmiştir. Yaratılış kavramıyla, dijital ve biyo-teknolojik anlamda ürkütücü bir keyfilikle oyuncak gibi oynanmaktadır. Tiraja ve reytinge dayanan yayınsal bir özgürlük, ya da sorumsuzluk egemendir. Globalizasyon düşüncesi temel klasik değer kavramlarını sarsmıştır. Bilim ve akıl süreci içinde “ölen” tanrı hortlamış, bir daha dirilmemecesine yenildi sanılan türlü akıldışı inançlar, ezici bir ağırlıkla yeniden dünyayı kaplamış, ruhlarda korku ve güvensizlik yaratan kasırga gürültüleri bilimin ince ve terbiyeli sesini kısmıştır. Mantıksız ve verimsiz olduğu saptanarak, astrologlarca ve sosyologlarca, içine girdiğimiz savlanan “aquarium çağı”nda, artık olgunlaşan – akıllılaşan – uygarlaşan insanlarca tarihin derinliklerinde bırakıldı sanılan “savaş”lar canlanarak insanlığın omzuna ağır bir yük gibi çökmüştür. Tükenmeyen teknolojik çatışmalara bir de yepyeni bir evrensel güç olarak gelişen terörizm katılmıştır. Seksoloji ve pornografi gibi somut, yalana dayanan eğitim ve siyaset gibi psikososyal, bilinçsiz ve amaçsız bir tüketimi özendirme gibi zihinsel olabilen, yönlendirici – saldırgan – bireyi yok edici öğeler, artık bunca uygarlıktan sonra yerini sağlamlaştırdığı sanılan ahlak ışığını kalın bulutlar gibi karartmış, bulanıklaştırmıştır.

   Durdurulamayan teknolojik ilerleme sonucu icat edilip çoğaltılan televizyon – telefon - internet gibi araçlar zaman ve uzaklık duygularımızın dengesini değiştirmiş, düşünme fakültemizin zaman içindeki yerini sorgulanır duruma getirmiştir. Oransal olarak çok yakın bir gelecekte toplumsal ve bireysel yapıları tümüyle değiştirecek olan çok daha çarpıcı icatlar ufukta devasa bir tehlike öğesi olarak görünür durumdadır. Yarınki dünyada en bilimsel alanların parçalanması o kadar ayrıntılara inecektir ki, bir filin yalnızca kulağını görmek bile tarihsel bir anı olacaktır. Belki hiçbir zihin hiçbir sorunu bir bütün olarak ele alma şansını göremeyecektir. Bir bilim dalında uzmanlaşmak ya şans sayılacak, ya da dinozorluk olarak nitelenecektir. En ciddi sanatların ve sanatçıların, tanıtım (reklâm) programları içinde pespâye edilmesi, artık, doğal ve gündelik bir olgudur. Bilginler tanıtımsız yaşayamamakta, düşünürler düşünüşlerini reklâmcılara satma itisine karşı çıkamamaktadırlar; giderek karşı çıkmayı da düşünmemektedirler. Sanat artık asla sanat için olmadığı gibi, bilim de bilim için olmayı çoktan geride bırakmıştır.

   Edebiyatta bilimkurgu türü yok olmuştur, çünkü artık hiçbir şey şaşırtıcı değildir. Hârika yoktur. Edebiyatsa kullanıp atılan, okunup unutulan kitaplara dönüşmüştür. Çok satılan bir kitap - film - müzik eseri… yerine bir yenisinin geçmesiyle bir anda unutulup yokluğa gömülebilmektedir. Skandallar başarı, yolsuzluklarsa akıllılık (uyanıklık / zekâ) olarak kitlelere mâl olmuştur.

   Eflâtun’dan günümüze felsefenin baş ilgi alanı olan “devlet” kavramı üzerinde düşünme biçimi de değişikliğe uğramıştır. Artık devlet’in yöneten bir kudret olma niteliği sarsılmış, hizmet eden bir sistem olma özelliği de önemini yitirmiştir. Denetim dışı kaypak örgütlenmeler, ya da liberal ticari ortaklıklar, sevgiyi - toplum yararını – özgeciliği hiçe sayan çıkar ilişkileri egemenliği tümüyle ele geçirmiş, devleti ise emrindeki bir araç gibi kullanmaya yönelmiştir.

   Sorumuza tekrar dönersek, yaşadığımız bu çağda - günümüzde felsefe nedir; neye yarar? Amacı ve anlamı nedir? Toplumda görevi ve hizmeti ne olmalıdır? Günümüzde felsefe hâlâ var mıdır? Yakın gelecekte var olacak mıdır?

   Bilgiyi arıyorsak, günümüzde ya da tüm zamanlarda, bilgi nedir? Bilgiye ulaşmakta felsefenin işlevi nedir? Gerçekten biliyor muyuz? Bildiğimizi sandığımız bilgiler ne derece doğrudur? Gerçekten de, artık yeni bilgi aramayıp, elimizdeki bilgilerin zorunlu sonuçlarını (consequences) eyleme dönüştürmekle, yerine getirmiş olabilir miyiz tüm çağdaşlık görevimizi…, o filozof arkadaşımın bana söylediği gibi?

   Armağan Cengiz Büker - Göztepe - 12 Ekim 2005


GERÇEKDIŞI MUHABBETLER

Dış cephe sıvası yapılmamış evleri gördüğü zaman, kızardı ev sahiplerine. Üç katlı evi dikerler ama iş sıvaya gelince, belli ki gereksiz gördükleri bu masrafı görmezden gelirlerdi. Eğer bu bina otobanın yanıbaşındaysa, kan beynine sıçrardı. Havaalanına gidip gelen Avrupalı turistlerin bunları görmesi, ülkenin imajını bozuyordu. TEM’in yanına, olabildiğince yüksek, koyu renk camlarla kaplanmış, küresel şirket isimleriyle donanmış binalar dikilmeliydi. Fakültede hocasıyla bu fikirlerini paylaştığında Kaan, onaylanmış, neredeyse internette bir forum bile açmayı düşünürken sarışın bir kıza aşık düşmesiyle projesini ötelemişti.

Kenar bir semtin belediye başkanı olmasına karşın, ülke çapında popüler olan babası, oğlundan esinlenmiş olmalı ki, beldesinde ilginç bir proje başlattı. Dış cephesini en güzel boyayan ev sahibine sıfır kilometre araba hediye edecekti. Ülke tanıtımına yapılmış, övgüye değer ve kurnazca bir katkı.

Kaan mezun olup kendi şirketini kurduktan sonra, kişisel tarihinde yeni bir şey oldu. Daha önce hiç