Us Atölyesi 12. sayı

01 Editör’den

02 Foucault’da Etik ve Jeneoloji Kavramları (3)

06 Dil’in 5n 1k’sı

08 7 çok geç (Açev’le söyleşi)

12 Erk Bir Hiçtir

14 İklimimiz Dinozorlar Çağındaki Gibi

18 Tahakküm Biçimleri: Scott ve Foucault

19 Matematiğin de Sınırları Var

20 Modernizm’in Tarihi (3)

22 Felsefe Yapalım

23 Alo, Felsefe mi ?

24 Okur Mektupları

 

 

 

 

 

 

 

Sayfa 1

Editör’den

Ali Tiril

Dergilerin, kitaplara nazaran daha makûs talihinin olduğunu düşünmüşümdür her zaman. Bir tarafta kalın ve süslü ciltleriyle tarihe meydan okuyan ve her zaman baş ucu edilen kitaplar, diğer tarafta ince hacimleriyle, nahif ve silik çehreleriyle vadesi dolduktan sonra bir daha hatırlanamayan dergiler… Sanki üzerlerindeki ‘süreli yayın’ etiketi, varlıklarına yapışmış bir yokluk simgesi gibi gelir bana hep. Olması gereken bu mu acaba? Bana kalırsa, hayır! Hele hele bu bir felsefe, edebiyat veya bir sanat dergisiyse ‘hayır’ın derecesi biraz daha artıyor. Günceli yakalama telaşı, her ne kadar üzerlerine ‘fenâ gömleğini’ giydirse de amacı, kalıcı olanı yakalamak olan bu tür dergilerin aynı akıbete uğraması dokunaklı ve üzerinde düşünülesi bir tablo arz ediyor.

Us Atölyesi dergisinin benzer bir akıbete uğramaması ve referans bir dergi olabilmesi için bir dizi gelişmeye imza attık geçtiğimiz günlerde. Tüm dünyada dergilerin parmak izi olarak niteleyebileceğimiz ISSN (International Satandard Serial Number) numarasına artık, Us Atölyesi dergisi de sahip. Bu numarayla dergimize ve dergimiz hakkındaki tüm bilgilere dünyanın her yerinden kolayca ulaşılabilir.

Ayrıca internet üzerinde yayın yapan Felsefe Ekibi’nin (www.felsefeekibi.com) çıkardığı internet dergisi ile de editoryal bir ortaklık kurduk. Bundan sonra her iki platform, birikim ve ürünlerini paylaşacak. Bu konudaki yardımlarından ve gösterdiği ilgiden dolayı, Bülent Berksan’a da teşekkür ediyoruz.

Yazın başlamasıyla Us Atölyesi topluluğu -geçmiş yazlarda olduğu gibi- etkinliklerine ara veriyor. Yaklaşık sekiz ay süren felsefe

toplantıları ve söyleşilerine üç aylık bir yaz molası veriyoruz. Fakat sadece İstanbul’da… Her geçen gün gittikçe büyüyen Us Atölyesi, yurt çapında bir isim olma yolunda ilerliyor. Us Atölyesi, bu yaz Ankara ve Bursa’da faaliyet göstermeye başlıyor. Artık, Ankara ve Bursa’daki felsefe-severler, Us Atölyesi’nin bu iki şehirdeki etkinlikleriyle felsefeye doyabilecekler. Us Atölyesi benzer çalışmalara Antalya’da da başlayacak. Antalyalı felsefe severler, gelişmeleri www.usatolyesi.org sitesinden takip edebilirler.

Bu sayımızda, anne ve çocuk eğitimi konusundaki etkinlikleriyle tanıdığımız AÇEV’in ‘7 Çok Geç’ kampanyası hakkında, kampanya koordinatörü Barış Tut ile yaptığımız söyleşiyi paylaşıyoruz sizlerle. Felsefe Ekibi’nden Hasan Engin Şener’in ‘Tahakküm Biçimleri: Scott ve Foucault’ isimli yazısı ve Seydi Cihan’ın dil üzerine düşüncelerine yer verdiği ‘Dil’in 5N 1K’sı’ adlı çalışması ilgi çekecek yazılardan. Siyaset sosyologu Peter Grimes’in, Baltimore Bağımsız Medya Merkezi Kolektifi üyesi Howard Ehrlich'le global ısınma ve bunun sosyolojik etkileri üzerine yaptığı röportajın çevrisini de sizlerle paylaşmak istedik. Ferda Keskin’in Foucault’da Etik kavramı üzerine yaptığı söyleşinin son bölümü, tan doğan’ın, erk ve yaşam üzerine düşüncelerini kendine has üslubuyla dile getirdiği ‘Erk Bir Hiçtir Ya da, “As’lolan Yaşam” Üzerine Birkaç Söz’ başlıklı yazısı ve Hakan Parlak’ın ‘Matematiğin de Sınırları Var’ adlı çalışması da ilgiyle okuyacağınız yazılardan. Ayrıca 7 Mayıs 2005 tarihinde Radikal gazetesinin Cumartesi ekinde Us Atölyesi ile ilgili çıkan haberi de sizlerle paylaşmak istedik.


Sayfa 2-3-4-5

foucault’da etik ve jeneoloji kavramları (3)

Ferda Keskin

(geçen sayıdan devam)

Kant açısından saf aklin a-priori kavramlarının bize verdiği bilgi sentetik a-priori bilgidir. Dünya hakkında bilgimizi çoğaltır ama

a-prioridir. A-priori olduğu için de zorunlu ve evrenseldir. Kant'a göre a-priori önermelerin iki temel önemli özelliği vardır: Zorunlu olmaları ve evrensel olmaları. Kant evrenselliği zorunluluktan ayrı bir kategori olarak düşünüyor. Zorunluluk derken Kant’ın kastettiği, bundan başka türlü olamayacağı. Yani olumsallık mümkün değil. Evrensel olması bu kategorilerin herkes tarafından biliniyor olması ile ilgili bir şey. Bu yüzden Kant'ta bildiğiniz gibi bir “inşacılık” var. Biz inşa ediyoruz bilgiyi. Pozitivist bilim anlayışının iddia ettiği gibi bilgi dediğimiz şey bakıp da gördüğümüz bir dünyayı bu şekilde betimlemek, o betimleme sonucunda sınıflandırmak, o sınıflandırma sonucunda nedensel ilişkilerle bir birine bağlamak, genellemeler yapmak, bunları kullanarak nedensel açıklamalar vermek.. Bu mümkün değil. Bu dünyanın kendisine ulaşmak mümkün değil. Dünyanın bilgisi bizim inşaa ettiğimiz bir bilgi. Benim iddiam, Foucault bu geleneğin çok önemli bir temsilcisi. Herkesin kafasındaki apriori kavramlar aynı apriori kavramların kullanım kuralları da aynı. Bazı insanlar yanlış kullandıkları için farklı şekilde inşa ediyorlar. Tek bir inşa türü var. Kant’ın verdiği antinomi örnekleri bunlardır. Mesela Kant rasyonel çevreciye karşı çıkıyor. niye karşı çıkıyor? Tanrı hakkında teolojik olarak konuşabilirsiniz ama felsefi olarak konuşamazsınız. Descartes hatalıydı diyor. Çünkü Descartes Tanrı’nın var olduğunu üçüncü ve beşinci meditasyonda Tanrı hakkında özellikler manzumesi veriyor bize. Tanrının nitelikleri bunlardır diyor. Sonra bunları kullanmak suretiyle altıncı meditasyonda dış dünya hakkında niçin belli şartlar hakkında yanılmayacağımızı, çünkü yanılıyor olsaydık Tanrı’nın bizi yanıltıyor olacağını iddia etmek suretiyle dış dünyanın bilgisini de kurtardığını düşünüyor. Ama bunu yapabilmesi için Tanrının iyi olduğunu, bizi yanıltmadığını öne sürüyor. Kant’ınki bir tür inşacılık, Foucault'nunki de bir tür inşacılık. Yalnız Foucault’nun iddiası şematizm dediğim, kavramların tek tek nasıl tanımlayacağını belirleyen kuralların aldığı isim Foucault’da episteme. Yani Bilginin Arkeolojisi kitabında uzun uzun anlattığı kurallar, episteme dediği şey tam da bir önerme oluşturulurken, mesela kendi kendine konuşmak deliliktir, veya akrabasıyla ilişki kurmak ensesttir, veya kendine hakim olamayıp bir şey çalmak suça eğilimdir, kleptomanyadır gibi bir takım önermeler var elimizde. Bu önermelerin doğru olmasının sağlayan, bu önermeleri mümkün kılan, tıpkı Kant’ın kullandığı kavram yani bilgiyi mümkün kılan koşullar. Bilgiyi mümkün kılan koşullara bizim verdiğimiz isim de transandantal koşullardır. Transandantal olmak demek aşkın olmak, yani bu dünyanın dışında bir yerde olmak demek değil, bilginin kendisi olmayan ama zihinde bilgiyi mümkün kılan koşullar. Foucault’ya göre de var böyle koşullar ama bunlar tarihsel olarak değişiyor, dönemden döneme. Bir epistemeden diğerine geçildiğinde kurallar değiştiğinde doğruluk da değişiyor. Rönesans ve klasik çag doğaya baktığı zaman çok değişik şeyler görüyor. çok farklı şekilde tasnif ediyor, çok farklı sınıflandırmalar yapıyor. Hani o meşhur kelimeler ve şeylerin başında Borges'in Çin Ansiklopedisinden bahseder ya Foucault.. tam işte bu sınıflandırmayla ilgili bir şeydir o. Hayvanları nasıl sınıflandırıyor Çinliler? İmparatora ait olanlar, az önce sürahiyi kırmış olanlar, deve tüyünden bir fırçayla pirinç kağıdının üzerine çizilmiş olanlar, yukarıdakilerden hiç bir kategoriye girmeyenler, uzaktan bakıldığında sinek gibi görünenler gibi. Diyor ki Foucault "Ben bunu gördüğüm zaman ilk önce kahkahalarla güldüm sonra kafama dank etti. Niye farklı bir kültür bambaşka bir tasnif yapmasın?" Foucault özellikle net olarak doğa bilimleriyle ilgili bir şey söylemediğini söylediklerinin doğrudan doğruya insan bilimlerine tekabül ettiğini eden veya oraya uygulanması gereken bir şey olduğunu söyler ama bu söyledikleri doğa bilimlerine uygulanamaz demiyor, sadece "uygulamayı denemedim, bilmiyorum, dolayısıyla da kesin konuşmak istemiyorum" diyor. Ama kendisinin örnek verdiği bilimleri düşünürsek eğer, yani ortaçağ, Rönesans klasik çağ ve modernitenin doğaya baktığı zaman yaptığı sınıflandırma ve bu sınıflandırmayı yaparken doğanın düzenini betimlemek ve sınıflandırmak için kullandığı düzenleme ilkesi gerçekten de değişiyor. Ve dolayısıyla farklı dönemlerde farklı sınıflandırmalar ve doğaya dair doğru olduğu iddia edilen değişik önermeler çıkıyor karşımıza. Siz diyeceksiniz ki bu doğal bir gelişmedir. Bilim ilerliyor, ilerledikçe daha doğrusunu bulup çıkartıyor. Ve dolayısıyla her gelen yeni tasnif bir öncesine göre daha katı ve hakikate yakın bir betimleme ve açıklama ortaya koyuyor. Şimdi bunların doğaya baktığımız zaman gördüklerimizin betimlemesi olmadığını söylemiyor Foucault. Zaten insan bilimlerinin veya insan davranışlarına baktığımız zaman, Foucault açısından önemli olan nokta şu: biz baktığımız zaman insanın davranış biçimi dediğimiz, eylemleri dediğimiz bir takım şeyler var. Bunları da farklı farklı söylemsel alanlarda, din olsun, ahlak olsun, bilim olsun, insan bilimleri olsun sınıflandırıyoruz. Önemli olan bu sınıflandırmanın normatif bir boyutu var mı yok mu? Foucault’nun iddiası bunun normatif bir boyutu var, çünkü bazı davranışları normal, bazılarını patolojik olarak adlandırdıktan sonra patolojik olana müdahale ediyorsun. Freud'un teorisinde 20. yüzyıl felsefesi açısından teorisi yapılan bilim anlayışının içine sığmayacak o kadar çok malzeme vardır ki. Mesela günümüzde de hayatta olan bir bilim felsefecisinin psikanalizini katı anlamda bir bilim olmadığını ve olamayacağını anlatan bir kitabi vardır. Freud'a getirilen en önemli eleştirilerden bir tanesi psikanaliz yoluyla iyileştirmediği, tam tersine bir çok insanı çok daha kötü duruma soktuğu hatta olmayan hastalıkları varmış gibi insanlara kabul ettirdiğidir.

Normalle patolojik ayrım dediğimiz ayrımın kendisi çok yakın geçmişte yapılmış bir olan bir ayrım. Örneğin Freud’u ele aldığımızda, Freud'un yaptığı şey nedir? Patolojik olarak görülen bir takım davranış biçimlerini normalleştirmek dediler. Bunun önemli bir tarafı var: Normalleştirilen aynı zamanda uysallaştırmak gibi bir özelliği de var. Psikanalitiğin kendisini hiç tartışmıyorum. Psikanaliz bugün artık yavaş yavaş bırakılmaya başlanan

bir davranış biçimi oluyor. Yerini psikoterapiye bırakıyor. Çünkü psikanalizin çok ciddi sakıncaları var. Psikanalizin kendisinin kurmuş olduğu bir iktidar var. Analiz yapa yapa sorunum ortaya çıktı, babam çocukluğumda bana tecavüz etmiş diyen ama yapılan muayeneler sonucunda tecavüze uğramadığı anlaşılan vakalar çoğaldı. Yanlış itiraf ettirilme. Psikanalizin kendisi o kadar uzun, psikanalistin müdahalesine, yönlendirmesine o kadar açık olan bir şey ki. Çünkü psikanalist olguların betimlemesinden değil onlara verilen anlamlar üzerinden gider. Anlamlandırma sürecinin kendisi de manüplasyona çok açık olan bir şeydir.

Foucault’ya yanlış olarak getirilen eleştirilerden bir tanesi Foucault’nun bilim eleştirisi yapmak suretiyle sosyal bilimleri olduğu gibi reddetmek gibi bir tavrı olduğu düşünüldü. Bu yanlış. Foucault’nun iddiası jeneolojik bir yaklaşımınız varsa tarihe her hangi kavram veya kurumun bir takım koşulların bir araya gelmesiyle meydana geldiği noktada ona yüklenmiş anlam ile daha sonra ilerleyen tarihsel süreç içerisinde yüklenmiş olduğu işlev arasında her zaman bir ayırım yapmak lazım. Yani Foucault’nun iddiası şu değil: İktidar modern Batı'da insanları maniple etmek için insan bilimlerini oluşturmak gibi bir strateji saptadı ve saptadığı bu stratejiyi işlerliğe koydu ve sonunda ortaya insan bilimleri dedikleri söylem ve bu söylemin geçerli olmasını sağlayan kurumlar da çıktı. Bu değil. Kurumlar ortaya çıktıktan sonra beklenmedik bir takım koşullar dolayısıyla ve söylemler ortaya çıktıktan sonra tarihsel olarak öngörülemeyen bir takım koşullar dolayısıyla ortaya bir takım işlevler çıktığı andan itibaren yine o kurumlar ve o söylemler yeni bir takım işlevler edindiği zaman bu işlevlerden bir tanesi mesela maniple etmekse buna karşı çıkıyor, bu manipülasyonun sonucunda ortaya çıkan durum temellük ediliyor ve iktidar bundan faydalanılıyor. Ama söylenilen şey Batı'da iktidarın büyük bir stratejisi vardır ve bu stratejinin bir parçası olarak da insan bilimi ortaya çıkarılmış ve tek nedeni budur. Bunu iddia etmemiştir Faucoult. Bunu tarihsel olarak şöyle açıklamak mümkün: Mesela Foucault diyor ki "Bu kurumlara bakalım; Hapishane, hastane ve akıl hastanesi kurumu. Bu kurumların tarihine bugünden geriye gidip baktığımız zaman göreceğiz ki 1600'lerin sonuna doğru Avrupa'da başı boş dolaşan büyük bir nüfus kitlesi vardı. Bunların içinde hastalar. suçlular dilenciler vs. vardı. Ondan sonra büyük bir ekonomik kriz patlak verdi. İspanya’da başlayan bir ekonomik kriz. Bu kriz patlak verdiği zaman birden bire her krizde olduğu gibi bu başı boş dolaşan nüfus tehlike olarak görüldü ve problematize edildi. Ve tehlikeli olduğu için de bunlar kapatıldılar. Büyük kapatılma dediği şey Foucault’nun bu. Nereye kapatıldılar? Cüzamlılar için yapılmış yerlere. Ondan sonra ne diye düşünüldü? Bir, bu kapatma iyi bir şeydir. çünkü kriz anında tehdit oluşturan bu nüfusu dışarıda tutmak kriz geçtikten sonra da o insanları alıp ucuz emek olarak kullanmak. Fakat bunun pahalı olduğu anlaşıldığı andan itibaren diyor Faucoult, çalışabilecek durumda olanlar dışarı çıkarıldı, çalışamayacak olanlar içeride bırakıldı. Ama bunlar arasında da yine bir ayırım yapılması icap etti. Hastaların hastaneye konması icap etti. çünkü ötekilere hastalık bulaştırabiliyorlardı. Suçlular için hapishane dediğimiz başka bir yere akıl hastaları için de akıl hastanesi dediğimiz kuruluşlara evirilen tüp ve tünel denilen bir takım yerlere kapatıldı. Dolayısıyla ilk başta böyle bir şey vardı. Ama reformistler buna müdahale ettikleri zaman ve kapatılmış olan bu grup içerisinden özellikle akıl hastası olarak adlandırılan gruba yardım etmek için oraya gittikleri zaman kafalarının arkasındaki motivasyon bu insanları kapitalizmin hizmetine sunmak üzere normalleştirmek değildi, son derece hümanist kaygılarla hareket ediyorlardı. Ama daha sonra bu kurumların beklenmedik bir işlevi olduğu ortaya çıktı. Foucault diyor ki "Eğer bu kurumlar sadece bir takım insanları normalleştirip emek güçlerini kapitalizmin hizmetine sunmak için kullanılan kurumlar olsaydı şimdiye kadar çoktan kapatılırlardı. Çünkü oraya kapattığınız kişi sayısı belli. Maliyeti müthiş yüksek olan bir şey. Diyelim ki 500 bin kişiyi iyileştirdiniz, ıslah ettiniz. Onları emek gücüne kazandırmak için harcayacağınız para ekonominin sırtında çok büyük bir yük. İkinci olarak, buraya giren insanlar normalleşmiyorlar. Yani hapishaneye suçlu girip de iyi insan olarak çıkan yok. Bunu biliyoruz. Akıl hastanesi böyle bir şey. İkinci bir işlevi daha olabilir: Oraya girmek istemeyenlerin oraya girmelerini gerektirecek davranışlardan vazgeçmelerini sağlayacak bir tür uyarı niteliğini taşıması. Ama diyor Foucault bu da yeterli değil. Üçüncü bir işlevi daha sonra oldu en sonunda: Bu tür kurumların aynı zamanda genel bir normal-leştirme teknikleri manzumesinin mükemmelleştirileceği bir yer olduğunun keşfedilmesi. Bunun en güzel örneği hapishane. Yani hapishanede uygulanan disiplin teknikleri panaptikon dediğimiz Jeremy Benson'un tasarladığı mimari dizayn, onun arkasındaki disipline etme teknikleri bütün bunlar gerek hapishanenin, gerek hastanenin geniş anlamda topluma uygulanmak üzere kullanılabilecek bir takım tekniklerin geliştirilebildiği yer haline gelmesini sağladı. Dolayısıyla bilime bakarken Foucault’nun söylediği şey şu: İnsan Bilimlerine dair söylemin normal patolojik ayrımı yaptığı patolojik olanın normalleştirilmesi için tavsiye ettiği desteklediği teorisini yaptığı bütün bu kurumlar bugün taşıdıkları bu manipülatif işlevle ortaya çıkmamışlardı; ama bu işlevi edindiler. Peki bu durumda biz ne yapacağız? Bize dayatılmakta olan bir standart var. Bu standardın dışına çıkabilir miyiz? Foucault açısından iktidara karşı verilen bir mücadele bir özgürlük etiği. Şimdi ahlakla etiği birbirinden ayırt ediyor Foucault geleneğin gerektirdiği biçimde. Diyor ki: Ahlak dediğimiz şey bir koddur, normatif bir sistemdir. Etik ise bizim bu normatif sistem üzerinden kendi kendimizle kurduğumuz ilişkidir. Dolayısıyla eğer biz yeniden iktidara karşı mücadele edip de bu sistemin dışına çıkmak istiyorsak yapmamız gereken şey kendimizle kurduğumuz bu normatif bilinç ilişkisini değiştirmek. Bunu değiştirebilmek için de o ilişkiyi kurarken kullandığımız normlardan başka normlar bulmak. Dolayısıyla başka bir ahlaki kod bulmak, ahlaki kodu bulup da mevcut bizi özneleştiren, özneleştirmemizi sağlayan ahlaki kodun dışında kendi seçtiğimiz bir ahlaki kod üzerinden kendimizle ilişkimizi kurup neyin arzu edilebilir bir davranış türü neyin öyle olmadığı konusunda fikrimizi değiştirdiğimizde ve farklı davranabilmeye başladığımızda biz iktidara karşı verilmesi gereken mücadelenin çok önemli bir kısmını yapmış oluyoruz başlangıç açısından. Ama öncelikle yapılması gereken şey Foucault’ya göre bu ahlaki normlar nereden geliyor? Neden onu seçmedim de bunu seçtim? Bununla ilgili olarak Foucault’ nun söylediği hiç bir şey yok. Foucault’ nun bütün söylediklerini yazdıklarını okudum. Gerekçeler şu: Bir, nereden geliyor bu sistemler, onu dolaylı olarak söylüyor Foucault. Sistemler zaten var. Yani kimse bir araya gelip norm oluşturamaz. Yani norm dediğimiz şeyler kalıcı. İnsanları toplu halde bağlayan toplum içinde organik olarak belirmiş kabul edilen veya edilmeyen şeylerdir. Ama bunlar anonim olarak gelişen şeylerdir. Her topluma baktığımız zaman her toplumun içinde farklı farklı normatif kodların olduğunu görürüz. Foucault’nun kimlikle ilgili olarak etikle ilişkisi çok önemli. Baktığım zaman davranış biçimlerime bunları kavramsallaştırdığım andan itibaren bunlar benim artık öznel deneyimlerim haline geliyor. Bu öznel deneyimlerin kurduğu şeye kimlik diyor Foucault. Şimdi mesela benim Türk kimliğim var diyelim. Ben bir beyaz Türk erkeğiyim. Bu ne demek davranış biçimlerimi kendime baktığım zaman belli şeyleri Türklük dediğim bir kavramla bir araya getirmem ve onun üzerinden kavramsallaştırmam demek. Erkeğim dediğim zaman, eşcinselim dediğim zaman başka bir şey olacak bu. Aleviyim dediğim zaman başka, Kürdüm dediğim zaman başka, Yahudi’yim dediğim zaman başka. Dolayısıyla benim kimlik dediğim şey kendi davranış birimlerimin bir kavramsallaştırılması aslında. Bu kavramsallaştırmaların zorunlu olmadığını, kimliklerin zorunlu olmadığını aslında insanlara dayatılan bu kimliklerin farklı bir kavramsallaştırma sonucunda geride bırakılabileceğini iddia ettiği için kimlik üzerinden yaptığı her hangi bir baskı, her hangi bir tahakküm ilişkisinde de çok önemli bir muhalefet kaynağı sağlamış oluyor. Ama Foucault’nun dediği şu değil. Onu da yanlış anlamamak lazım. Kimlik politikası önemli diyor Foucault. Yani iktidarın dayattığı bilmem ne kimliğine karşı verilecek hakiki mücadele onun yerine başka bir kimlik koymak değil. Çünkü her insan doğası gereği insanın davranış biçimlerini kavramsallaştırmayı gerektirdiği, her kavramsallaştırma normatif olduğu, her normatif kavramsallaştırma da o davranış biçimlerine potansiyel sınırlar getirdiği için diyor Foucault insanın bir kimliği reddedip onun yerine başka bir kimliği olumlaması aslında başka bir sınırlamalar ve kısıtlamalar sistemini gönüllü olarak kabul etmesidir. Dördüncü ciltte bunu söylüyor. Bu anlamda da Foucault ne tavsiye ediyor derseniz: Kimliksizleşme türünden bir şey. Yani tekillik. Yani kimlikte biz ne anlıyoruz?

Özne ve iktidar makalesinde Foucault iktidardan evvel iktidar mücadelesinin dışında tahakküm denilen -iktidarın aldığı özel bir biçimdir tahakküm- ve iktidarın aldığı bu özel biçim olarak tahakküme mutlaka karşı mücadele verilmesi ve tarih içinde tahakküme karşı üç türlü mücadele verildiğini söyler: Bunlardan bir tanesi etnik dinsel, bir tanesi ekonomik bir tanesi de cinsel vs tahakkümlerdir bunlar. Dolayısıyla bir Kürt'ün Kürt kimliğini olumlamak üzere veya kadının erkek tahakkümüne karşı çıkması veya eşcinsellerin homofobik bir takım tahakküm biçimlerine karşı çıkması belli bir tahakküm biçimine karşı verilmesi gereken bir mücadeledir. Ama bu mücadelenin bize vereceği şey özgürlük değildir. Bunun ayrımını yapmak Lazım. Foucault açısından -Foucault’nun pozitif bir özgürlük anlayışı var, negatif değil- tahakkümü kaldırdığınız zaman negatif bir özgürlüğü teminat altına aldığınızı düşünüyorsunuz. Yani sizin davranış biçimlerinizin önünde sizin iradeniz dışında başkalarının koyduğu bir takım engelleri ortadan kaldırdığınızı. Tabi ki de özgürlük dediğimiz şey -ki mesela Platon'da, Marx'ta Hegel'de karşımıza çıkan esas özgürlük de budur- sahip olduğunuz güçleri kullanarak bir şey yapmakla ilgili olan bir şeydir. Onun aldığı en önemli biçim Marx'ta karşınıza çıkan kendi kendini gerçekleştirme. Hegel'de de karşımız çıkar bu. Kendi kendini gerçekleştirmek dediğimiz şey de önden verili olan bir kendilik değil, sizin bir takım potansiyellerinizi kullanmak suretiyle kendinizden bir şey yapmanızla ilgili olan bir şey. Ancak bunu yaptığınız zaman pozitif anlamda bir özgürlüğün pratiğini yapmış oluyorsunuz. Benim demek istediğim şey şu: Foucault açısından etnik bir tahakküm biçimine karşı cinsel ve ekonomik bir tahakküm biçimine karşı verilmesi gereken mücadele elzem. Ama bu mücadeleyi verip de siz dayatılan bir kimliğin yerine kendiniz başka aidiyet koşullarıyla gelen genel bir kimliği olumlayıp onun gerektirdiği biçimde davranmaya başladığınız zaman pozitif anlamda özgürlüğünüzü gerçekleştirmiş olmuyorsunuz. Kendinizi sınırlandırıyorsunuz. Şimdi ben mesela Kürt olarak kabul edilmek istemiyorum. Ben işte Sünni de değilim. Ben Alevi Kürt’üm, Zaza'yım; kendi töreme göre davranacağım. Etos: Töre. Şimdi ben kendi töreme göre davrandığımda Müslüman Sünni Türk'ün töresine göre davrandığımdan daha mı özgürüm? Evet onun tahakkümünden kurtuldum ama ben yine kendimi sınırlandırıyorum. Ama benim sınırlandırdığım o kadar çok farklı yaratıcı gücüm var ki.. Foucault’nun söyledi şey kapitalizme karşı verilen mücadele ekonomik değil etik bir mücadeledir. Hangi anlamda etik bir mücadeledir biliyor musunuz? Kapitalizmi adil olmayan bir düzen olmadığı için eleştirmez Marx. Çünkü Marx'a göre kapitalizm ancak kendi ahlaki ölçütlerine göre değerlendirilebilir ve o kategori de adildir. Kapitalizmin esas eleştirilmesi gereken tarafı dış yönüdür. Yani işçiyle patron arasındaki.. Onun da eleştirilmesine sebep insanları tek düze tek boyutlu bir yaşam biçimine indirgemesi aynı fabrikada aynı işi yaptırmak suretiyle fakirleştirmesidir. Bunu aştığınız zaman gelir dağılımını herkesin ihtiyacına göre verdiğiniz zaman -onu şaka diye söylemiyor Marx, yani sabahleyin işçi, öğleden sonra balık tutacak, akşam da eleştirmen olacak, yazar olacak.. o ne demek? İnsanın sahip olduğu güçleri yaratıcı bir şekilde geliştirmek suretiyle kendinden mümkün olduğu kadar zengin bir şey çıkarması. Bu çok Aristotelesçi bir yapıdır, çünkü Marx diyor ki, insanın özü dediğimiz şey potansiyellerinin tam olarak gerçekleştirildiği noktada ortaya çıkan şeydir. Bu çok Aristotelesçi bir söyleyiş. İnsanın potansiyellerini ortaya çıkarmasının ön koşulu da ekonomik olarak kendisine dayatılmış olan bu yaşam biçiminden kurtulmak. Benim burada özellikle Marx'tan söz etmeye çalışmamın sebebi pozitif özgürlük dediğimiz Foucault’nun Hegel'in Marx'ın Antik Yunan'ın ortak noktası bu pozitif özgürlük anlayışı. Tahakkümden kurtulmanın kendisi yeterli değil ama yapılması gereken bir şey. Faucoult, 'bırakın adamlar kadınları ezsinler.' veya 'şu grup bu grubu tahakkümü altına alsın' demiyor, bunun ötesinde Foucault kimliklerin kendilerinden kurtulmayı ve bir tür tekillik yapılması gerektiğini söylüyor. Bir tür dervişlik filan değil. Bu insanların kendi gündelik davranış biçimlerine yeteri kadar eleştirel bakabildikleri taktirde yapabilecekleri bir şey. Bu toplumdan kaçış veya dincilik değildir. Din size yukardan ne yapmanız gerektiğini söyleyen normatif bir yapıdır ve bunu kutsal bir referansa dayandırır. İyi dediğimiz şey herkeste vardır. Yapılması gereken çalışma, bireysel bir çalışma. Ama bu çalışmayı hiç bir zaman izolasyon içerisinde yapamıyorsunuz. Bu kolektif bir boyutu olması gereken bir çalışma. Niçin? Çünkü bu çalışmayı yaparken kendime bakarken kendimi kavramsallaştırırken kullandığım normatif sistemden memnun değilsem yerine koyacağım normatif sistemi kendim icat etmiyorum. Bu olacak şey değil. Tarihin hiç bir yerinde yoktur. Yani siz ben üçümüz bir araya gelelim bir normatif sistem kuralım ve bunu ortaya çıkaralım. Bunlar olmayacak şeyler. Bunlar anonim olarak kendi kendine ortaya çıkan gelişen şeyler. Biz ne yapabiliriz? Seçebiliriz bunların arasından. Foucault Cinselliğin Tarihi’nin birinci cildinde Victorian Burjuvazi döneminde iki tane farklı victorian insan türü olduğunu anlatır. Bir: Victorian ahlakın istediği biçimde yaşayan. İki: aynı insanların gece karanlıkta şehrin başka bir yerine gittikleri zaman yaşadıkları zaman biçimi. İki tane farklı normatif kod var orada. İnsanlar seçiyorlar bu kodlar arasından. Dolayısıyla elimizde seçebileceğimiz normlar var. Bunları seçip kendimiz üzerinden kurduğumuz ilişkiye verdiği isim etik. Bunu yaparken de beklediği şey yaratıcılık. Yaratıcılık derken de yaşam estetiği. Ama yaşam estetiği derken daha güzelleştirilmiş bir yaşam değil. Estetik derken kullandığı şey yaratıcı olmak. Yani dayatılmış olandan daha önce var olandan farklı yeni şeyleri yaratabilmek ve bunları yaparken mümkün olduğu kadar kısıtlayıcı şeylerden kaçınmak.

 


Sayfa 6-7

dil’in 5n1k’sı

Seydi Cihan

Kısa bir süre önce uğurladığımız, birçok konuda uyguladığı düşünce sistemiyle dilin de yapısökümünü gerçekleştiren ve tüm bunlara

değinme amacı olan, Jacques Derrıda’nın anısına…

Sabah yürüyüşüne çıkmışlardı. Yürüyüş parkurları üstünde bulunan küçük parktan geçerken inanılması güç bir olayın onları beklediğinden bihaberdiler. Şaşkınlıklarını üstlerinden atar atmaz genç çift hemen görevlilere haber verdiler. Kısa bir süre sonra orada olan polise verdikleri ifadede, 7-8 yaşlarında çıplak bir erkek çocuğunun parkta gezindiğini ve etrafta kimse bulunmadığı için onunla ilgilenmek istediklerini ancak çocuğun söylediklerini anlamadıklarını belirtirler.

Yıl 2003, polis bir süre sonra bu küçük erkeğin anne ve babasının öldüğünü ve konuştuğu dilin Klingonca olduğunu öğrenir… Ölen anne ve baba günlük yaşantılarında anadilleri yerine bu dili tercih ettiklerinden doğal olarak çocukları da bu dili benimsemiştir…

Öyküyü bilenlerin yüzlerindeki anlamlı gülümsemeyi görebiliyorum! Konuya Fransız kalanlara ise: Klingonca, bilindiği gibi ünlü Star Trek(Uzay Yolu) dizisi için kapsamlı bir şekilde oluşturulmuş olan dil, tıpkı Lord of the Rings(Yüzüklerin Efendisi) efsanesindeki Ortak Lisan ya da Elfçe gibi… Daha da ötesi realitemiz diye nitelendirdiğimiz dünyadaki on binin üzerinde kişinin yaygın olarak kullandığı, 1992’de ABD’de kısaca ‘KLI’ olarak bilinen ‘Klingon Dil Enstitüsü’nün kurulduğu ve aynı alfabeye sahip bir gazete ve dünya çağında birçok edebi derginin yayımlandığı bir dil…

Doğrusu ‘sağlıklı düşünce’ yetisine sahip bireyler için bu zikredilenler algılanmasında güçlük çekilecek türden şeyler değil… Zira sahip olduğumuz en iyi anlatım araçlarından biri olan dili topluluklar kurar, bu son derece doğaldır; bugün biri ‘kırıyo-akıyo’ der, bunu topluluklar benimser ve bu yaygınlık kazanan sözcük geleceğin literatüründe yer alır, almak zorundadır… Dolayısıyla birkaç iş bilir edalı küstahın dilbazlığı ile dil kurumları kanunları gibi son derece ahmakça kısıtlamalar ile dil kurulmaz, dizginlenmez ve korunmaz; çünkü bunlar etkisini gösterdiği an o toplumda dil gelişemez…

Yaşadığımız ülkeyi ve kullandığımız dili değerlendirerek olguyu göz önüne aldığımızda elde edeceğimiz doğrular diğer ülke ve dillere kıyasla farklılık taşımıyor… Zira kullanılan dilin serüvenini az çok her birey bilir: 80 yıllık bir mazisi olan ve ilk devrim günle-rinden bugüne oldukça fazla aşama kaydeden ama ‘halen’ kendisine hangi hak ile “Türkçe Savaşçısı” unvanını yakıştıran ayaklı düş

kırıklıkları tarafından o devrim zamanlarından kalan Türkçe’yi kullandığını zannedip her fırsatta yerden yere vurulan, zengin lakin talihsiz bir dil…

Şu an bu satırları okuduğunda dahi dudak kenarlarında koca baloncuklar oluşarak, köpürenler olduğu kuşkusuz… Eğer mümkün olsaydı bu primat örneklerini 26 Eylül - 6 Ekim tarihleri arasında Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde toplanan Birinci Türk Dil Kurultayı’ndan her hangi biz aza ile karşı karşıya bir süre diyalogda bulunmalarını sağlardım; kuşku yok ki çok renkli bir sahne olurdu!

Buradan ne sonuç çıkarmalı? Bilinmesi gereken şu ki, bir dili oluştururken olağanüstü çaba sarf edersiniz, bu, devrimin amacını pekiştirir… Ancak bundan sonra yapabileceğiniz herhangi bir şey yoktur; oluşturulan dilin gelişimini bu noktadan sonra kullanıcısı olan topluluklar sağlar. Bu gelişim sürecinde yapabileceğiniz en ahmakça davranış ise o topluluklara bu dil için kanunlar, getirisi olan cezalar ve benzeri yaptırımlarda bulunmak olacaktır. Zira kanun kitaplarınızda istediğiniz kadar ‘gazete’ bu nesnenin adıdır beyanında bulunun, başta dil kurumu üyeleriniz olmak üzere o toplumun liderleri dahi o kâğıt destesine ‘gaste’ diyorsa bu verdiğiniz kararların, dil üstünde kurduğunuz otoritenin ve uğruna mücadele ettiğiniz davanın ne kadar amaçsız ve ucuz olduğu gerçeğini gösterir…

Her geçen gün kendisine ‘en ciddi’ tanımlamasının çok daha fazla değer katacağına inanan akademisyenlerden tutun henüz varlığının nedenini merak etmemiş primat örneklerine değin her cümle budalası “dilimiz yozlaşıyor”, “ölü Türkçe” ve benzeri sayısız tanımlamaları çekinmeksizin kullanıyor… Bunları dillendirenlerin gerçeklikleri ve doğruları üstüne düşünmekte, her bireyin kendisini ve yaşadığı küreyi anlayıp, ifade etmesi açısından oldukça yarar var…

Örnekleri çoğaltmak, eğer kayda değer olacaksa mümkün:

22 Ağustos 2004, Pazar, günübirlik severek takip ettiğim, düzeyli nitelendirmesini hak eden Radikal gazetesinde bir makale, başlık: “Duvara çarpmış bir dil, yaralı Türkçe”, alt başlık: “Yazarlar ‘kopuyor’, gençler ‘oha oluyor’, ‘akıyor’ ve Türkçe batılılaşıyor, batıyor, özünü yitiriyor”

Yazının devamını alıntılamaya gerek yok sanırım… Bu zat-ı muhteşem ITÜ Yabancı Diller Yüksek Okulu, İngilizce Okutmanı ve dilin batılılaşarak, kapitalizmin gücüne yenik düştüğünü ve son kertede kimliğini yitirdiğini ateşli bir söylev ile savunarak bir ülkenin fertlerine, geliştirdikleri anlatım aracı olan dillerine adeta uyarıcı/peygamber edası ile yaklaşarak beddualar yağdırıyor…

Söylediğim gibi bu yalnızca örneklerden biri… Sizler de çevrenizden, hatta kendinizden parçalar katarak zenginleştirebilirsiniz bu örnekleri… Çünkü sergilenen saçmalıkların sınırı yok gibi, söz konusu okutmanımız kuşkusuz arkadaşlarına samimi bir şekilde gezi teklifinde bulunurken “hadi çocuklar Beyoğlu’na akalım mı?” demiyordur, çok kızmış zaten buna! Ama sekreterine ‘asistanım’ demekte de bir mahsur görmüyordur… Merak ediyorum bu hatları son derece düzgün algılanan ‘asistan/sekreter’ kelimeleri Türkçede yer alıyor mu? Hayır mı? Aa, çok ilginç! Nasıl olmuş da güzelim dilimize yerleşmiş, kim yerleştirmiş? Çok yazık, kapitalizmin emaresidir kesinlikle!!!

Acaba bu dilbazların -bir kerecik de olsa- dileklerini saygı ile karşılayıp, sokaktaki o tüm kirlenmişliği silip, tabelaları, etiketleri “öz Türkçe” ile değiştirsek, onlara bu kutsanmış anları yaşatsak merak ediyorum bu “öz Türkçe” tanımların kaçını anlayabilecekler? Ya da kullanma eğiliminde olacaklar; dil kurumu bildiğiniz CD rom için ‘devinen tekerlek’ türünden bir karşılık buldu, sormalı buradan,

kaç tanesi CD romun bu Türkçe karşılığını kullanıyor?

Açmazın bir başka ucunda ise imla kuralları geliyor, her ne kadar bu uzayıp giden bir liste olsa da en basit açıklama ile açımlamak gerekirse izlediğim kişisel tarz örnek olabilir buna: Her zaman yinelenmiştir bu üç noktanın anlattığı nedir sorusu, cümle sonlarına yerleştirilen nokta benim için son derece anlamsız… Basit bir ‘ifade aracı’ olabilir çoğunluk için ama kimileri için “hiçbir cümle asla tamamlanmamıştır ve anlatmak istediği o kadar çok şey vardır ki” bunun için en iyi ifade ‘üç nokta’dır… Bu kuralı ise yazıyı cisimleştiren belirler; virgülün nereye konacağını belirlediği gibi… Ancak böylelikle yazı ruh bulur, o şahsın-bu şahsın belirlediği imla kuralları, kısıtlamaları ile değil…

Gerçekler her zaman bu doğrultuda işler; her bireyin ‘kendi doğruları’ olduğu kuşku götürmez birer gerçekliktir lakin unutulmaması gereken olgu ise bir de ‘evrensel doğruların’ varlığıdır…

Sizin için babanıza yahut babaannenize “baba vaktinde gelecektim ama olanak bulamadım” diye son derece normal bir açıklama yapmak savunduğunuz “öz Türkçe”nize uygun olabilir ama babanız ya da babaanneniz kalkıp bu bahanenize karşılık son derece doğal olarak “evladım olanak bulamadıysan otobüse binseydin ya” diye karşılık verebilir… Bu sizi şaşırttı mı; öyle ya, kim Türkçe konuşuyor? Dil ne, kim kurar, kim yaşatır?

Modern Zaman Ritüelleri… ( II )

24.10.2004


sayfa 8-9-10-11

7 çok geç !

Ali Tiril

Ali TİRİL: Öncelikle, AÇEP hakkında kısa ve genel bir bilgi alabilir miyiz?

Barış TUT: Anne çocuk eğitim programını, o dönemde özellikle ekonomik olarak İstanbul’un iyi durumda olmayan bölgelerindeki evlerde ailelerin çocuk eğitimine olumlu müdahalelerde bulunarak çocuğun erken çocukluk eğitimini alabilmesine yönelik bir program olarak tanımlayabiliriz.

 

AT: Kurumsal olarak okulun dolduramadığı boşluğu kapatmak mı amacınız?

BT: Hayır. Türkiye, halihazırda hem kendi özelliklerini taşıyan ülkeler arasında hem de genelde, okulöncesi eğitim konusunda parlak olmayan bir durumda.. O dönemlerde de bir grup akademisyen, bilimsel bir araştırma yapıyor. Anne çocuk eğitim programı o bilimsel araştırmadan doğdu. O araş-tırmada düşük ekonomik gelir bölgelerindeki evlerde annelere, çocuklarına eğitim verebilmeleri doğrultusunda bir yaklaşım sergilenirse çocuklarda bunun nasıl bir etki bırakacağının ölçülmesi amaçlandı. Okulöncesi eğitim, çocuğun okuma-yazmayı erken öğrenmesiyle ilgili bir şey değil. Çocuğun zihinsel gelişiminin en üst düzeyde yaşandığı, kişilik oluşumunun başladığı, bireysel gelişimin temelinin atıldığı dönem. O dönemde çocuğun mutlaka bilimsel programlarla desteklenmesi gerekiyor. O programları evde vermekle ilgili bir çalışmaydı ve bunun çeşitli aşamaları vardı: Mesela o dönemde 3 - 5 yaşında olan çocuklara, anneler bilinçlendirilerek o eğitim verildi. Sonra çocuklar ilköğretim ve lise çağlarında bir takip araştırmasından geçirildiler. Sonra ortaya şu sonuç çıktı: Bu eğitimi almış olanların çok büyük çoğunluğu okullarında başarılı oluyorlar. Uyum sorunu yaşamıyorlar; okuma yazmayı çok çabuk öğreniyorlar… Bu sonuçlar alındıktan sonra anne çocuk eğitim programı geliştirildi. Daha sonra Dünya Bankası’ndan da bir kredi sağlandı. Bir grup bilim insanının bilimsel araştırmalarının boyutunu aştığı için çalışmaların vakıf çatısı altında yürütülmesi düşünüldü. Daha geniş kitlelere ulaşabilmek için 1993 yılında Anne Çocuk Eğitim Vakfı kuruldu. Daha sonra Anne Çocuk Eğitim Vakfı’nın (AÇEV) başka programları da devreye girdi. Mesela baba destek programı, işlevsel yetişkin okur yazarlık programı var; cinsel sağlık ve üreme sağlığıyla ilgili programları var. Çok genişlemiş bir yapıya kavuştu AÇEV 12 yıl içerisinde. 300 bine yakın anne-babaya ve çocuğuna ulaştı ve 3 bin 500 gönüllü yetiştirdi. Yetiştirmiş olduğu bu gönüllü zincirine her gün yeni bir halka ekleniyor ve böylece gönüllünün eğitimciye dönüşmesi ve yeni gönüllüleri eğitmesi şeklinde bir program uygulanıyor. Milli Eğitim Bakanlığı’yla da işbirliği yapıldı. Yapılan bu işbirliğiyle şu anda Türkiye'nin 71 ilinin Halk Eğitim Merkezlerinde AÇEV'in bu eğitim programları devam ediyor. Programlar, şu an Milli Eğitim Bakanlığı’na devredildi. AÇEV'in gözetiminde Bakanlık bu programları sürdürüyor.

AT: 7 Çok Geç kampanyası ne zaman başladı? Kampanya hakkında bilgi verebilir misiniz?

BT: Açev'in etkinlikleri iki temel yol üzerinde belirginleşmiş. Biri okulöncesi eğitim; diğeri yetişkin eğitimi. Türkiye'de 0-7 yaş grubundan 7 milyon çocuk var ve bu yedi milyon çocuğun sadece yüzde 11’i devletin sağladığı imkanlarla okulöncesi eğitimi alabiliyor. Bizim bu oranlarımızın içler acısı halini iyileştirmek adına ‘Açev bir kenarından tutsun, başka bir sivil toplum kuruluşu bir kenarından tutsun, Milli Eğitim Bakanlığı da bütçe ayırsın da oranı iki puan daha yukarıya çeksin’ zihniyetiyle ilerlememiz mümkün değildi. O nedenle 2005 yılının Mart ayının başında yapılan basın top-lantısıyla birlikte 7 Çok Geç Kampanyası başladı. 7 Çok Geç Kampanyası nedir? Türkiye'de devletin, STK'ların, özel sektörün el ele vermesiyle ve yerel yönetimlerin de desteğiyle bu yedi milyon çocuğun tamamının okulöncesi eğitim hizmetlerinden yararlanmasını sağlayacak bir düzenlemeye ulaşabilme çabasıdır. Bu yedi milyon çocuğun da tabii ki devlet güvencesinde ama devletin yetemediği yerlerde bu güç ortaklıklarıyla bu hizmetlere ulaşabilmesi başlıca hedefimizdir. Bunun sonucunda da aslında bütün AB ülkelerinde, bütün gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi, bir yasal düzenlemeye ihtiyaç var. 7 Çok Geç Kampanyası’nın sonucunda mecliste bir yasal düzenleme hedefleniyor.

AT: Halihazırda yasal engeller mi var acaba?

BT: Yasal engel yok ama…

AT: İyileştirme için mi yasal düzenleme gerekiyor?

BT: İyileştirme için de aslında çok gerçekçi bir durum yok. Çünkü 2005 yılı için belirtilmiş olan hedef, MEB’in planları arasında, yüzde 11’lik okulöncesi eğitim oranını yüzde 25’e çıkarmak. Fakat bu gerçekçi değil. Sadece böyle bir şeyi yapabilmek için 20 bin yeni öğretmen ve dersliğe ihtiyaç var. Böyle bir kaynak elinde yok MEB’in. Dolaysıyla bir iyileştirme değil amacımız. Bir tür yaygınlaştırma. Bütünüyle bir tür eğitim reformu tabii. Okulöncesi eğitime destek kampanyasının yanlış anlaşılmaması lazım. Siz ilköğretimin yaşını öne mi çekmeye çalışıyorsunuz gibi sorular geliyor. Hayır, eğitim ilköğretimle yedi yaşında başlar, ama biz beş ve altı yaşlarında çocukların mutlaka okulöncesi eğitimden geçmesi gerektiğini düşünüyoruz. Çocuklara okuma-yazma öğretmeye de kalkmıyoruz. Çocukların zihinsel gelişimini ve ilköğretime uyumlarını, oradaki başarılarını sağlayacak bir programı yaygınlaştırmaya çalışıyoruz.

AT: Okulöncesi eğitimin yararlarından bahsederken

köyden kente göçün getirdiği sorunların çözümüne katkıda

bulunur demişsiniz?

BT: Evet, aspirin gibi gelebilir insanlara. Buna da mı çözüm getiriyor denebilir…

AT: Problemin asıl kaynağı bu mu acaba? Köyden kente kontrolsüz ve abartılı bir göç ve bu göçün getirdiği olumsuzluklar mı aslında?

BT: Bu aslında zinciri de, bütün bağlantıyı da gösteren bir ifade. Şöyle düşünelim: Doğu’da ya da Güneydoğu’da bir aile var; o ailenin de 6 yaşında bir çocuğu var. Anne tarlada, baba bir yerde çalışıyor ve yeni bir birey geliyor aileye. Evdeki büyük çocuk kız çocuğuysa eğer, o, kardeşine bakmakla yükümlüdür. Dolayısıyla onun okula gitmesinden tutun, özellikle Doğu’da okulöncesi eğitim oranları yüzde beş, yüzde altı olduğu için ve çift dillilik sorununun yaşandığı 20’nin üzerindeki ilde o çocuklar okulöncesi eğitim imkanı bulamadıkları için yaşıtları ilköğretimin ilk senesinin ilk aylarında okuma yazmayı sökerken iki yıl o dili öğrenmeye çalışıyorlar. Böyle kayıplar var ve bu kayıpların sonunda çocuklar okullarını tamamlayamıyorlar ve başarısız oluyorlar. Türkiye'deki ortalama okula devam süresi 6 yıl. Ortalamada ilköğretimi bile bitiremeyen bir toplumuz. Bunun kökeninde de okulöncesi eğitim hizmetlerinin yokluğunun çok önemli bir payı var. Dolayısıyla bu şekilde başarısız, devamlılığı olmayan, uyum sorunu yaşayan, ilköğretimde de başarılı olamayan ve dolayısıyla üniversiteye gidemeyen ve bunun sonucunda erkenden hayata atılmak zorunda kalan kitleler ortaya çıkıyor. Ve o kitleler de daha sonra aileleriyle birlikte göç ediyorlar tabii ki. Böyle bir zincir var aslında. Doğrudan baktığınızda köyden kente göçle ne ilgisi var denilebilir ama aslında hiç de öyle değil. Eğer okulöncesi eğitimi sağlam bir şekilde yerleştirebilirsek topluma o zaman birey olarak başarılı, kendisiyle, iç dünyasıyla iletişimini zenginleştirebilmiş, böylelikle hem eğitimde hem sosyal çevrede ne istediğini bilen bireyler yetişmiş olacak. Dolayısıyla da bu göç sorunu çözülmüş olacak. Tıpkı sağlık maliyetlerinin, eğitim maliyetlerinin ciddi bir şekilde düşmesi gibi. Çocuk, 0-6 yaş arasında doğru beslendiği için, o beslenme sürecini de kapsıyor çünkü okulöncesi eğitim, sağlık harcamaları azalıyor. Dolayısıyla sağlık bakanlığına, devlete başka bir külfet de ortadan

kalkıyor. Yani, ucu her şeye dokunun bir sorun bu.

AT: Brezilya’daki PROAPE programı ve Filipinler’deki ulusal erken çocukluk programlarından bahsetmişsiniz kampanya broşürünüzde. 7 Çok Geç bunlardan birini mi örnek aldı?

BT: Hayır, onlardan birini örnek almadı. Biz onu özellikle şunun için ortaya koyduk: Sadece ve sadece devletin bu işi zorunlu tutması tek çözüm değildir. Mesela Filipinler’de olsun, Brezilya’da olsun halkla yerel yönetimlerin işbirliği doğrultusunda okulöncesi eğitim okullaşma oranında yüksek rakamlara ulaşılmış. Biz de diyoruz ki, iki tür eğitim modeli var: Bir, zorunlu; bir de evrensel. Evrenselde devlet açar, bütün yükümlülüklerini yerine getirir; katılım zorunlu değildir. Biz bunu istiyoruz. Devlet yükümlülüğünü yerine getirsin, bir yasal düzenleme yapsın. Yetemediği durumlarda AÇEV gibi, ÇYDD gibi, Eğitim Gönüllüleri Vakfı gibi ya da Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı gibi güç oraklarımız var. Her birisinin okulöncesi eğitimle ilgili farklı modelleri var. Bu tip modeller geliştirilebilir; yanı sıra bu işbirlikleriyle Türkiye'ye özgü bir model de geliştirilebilir.

AT: Okulöncesi eğitimle ilgili sorunlardan bahsederken hizmetin sadece kurum merkezli olması ve 4-6 yaş grubuna ağırlık verilmesinden bahsetmişsiniz. Bunu biraz açabilir miyiz?

BT: Kurum merkezli olması, Türkiye'deki okulöncesi eğitim merkezlerinin hepsinin devlet tarafından kotarılıyor olması demek. Ne kontenjan olarak ne eğitimin kalitesi olarak şu anda bütün Türkiye'yi kucaklayacak durumda değil. Okulöncesi eğitimle ilgili bir düzenlemeye ihtiyaç var derken aslında devletin de STK’ların işbirliğiyle bir içerik reformuna gitmesi lazım. Yani oradaki sorunlardan biri o. Devletin etkili olamadığı pek çok yerde STK'lara veya özel sektöre devlet sertifika veya onay verebilir.

AT: Halihazırda bu işi yapan özel kurumlar yok mu?

BT: Var; ama çok az. Biz onların envanterini çıkarıyoruz şu anda. Bazı şehirlerde mesela toplam on tane okulöncesi eğitim noktası var. Koskoca şehirde on nokta. Sekizi devlet, biri özel, biri bağımsız gibi.

AT: Veya büyük şehirlerde sadece belli bölgelerde…

BT: Evet. Çok önemli bir noktaya değindiniz. Bu, aynı zamanda büyük şehirlerin de bir sorunu. Sadece Doğu’nun, kalkınmamış yerlerin sorunu değil. İstanbul mesela içler acısı bir durumda bu konuda. Belli başlı yerlerde parası olan nereye başvurması gerektiğini çok iyi biliyor. Parası olan iyi eğitimli aileler istediği yerleri bulabiliyorlar. Ama bu her şeyden önce bir insan hakkıdır. Çocukların eşit fırsatlarla hayata başlayabilmesi çok önemli. Sonra zaten farklı adaletsizlikler içinde hepimiz kayboluyoruz ama çocuklar eşit olarak başlayabilmeli.

Onun için okulöncesi eğitim kaçınılmaz bir gereklilik.

AT: 4-6 yaş grubuna ağırlık verilmesini bir sorun olarak görüyorsunuz. Bu yaşın daha da mı düşürülmesi lazım?

BT: Bir, 0-3 yaş arasını kapsayan okulöncesi eğitim var; bir de 4-6. Çünkü 0-4 yaş arası, özel bir bilimsel eğitim veriliyor. Çünkü beynin üçte ikilik bölümü 0-4 yaş arasında oluşuyor. Dünyada başka hiçbir canlı beyni gelişmemiş bir şekilde dünyaya gelmiyor. Ama insan beyni, özellikle dış etkilerle geliştiğinden 0-4 yaş arasında etkileşimde bulunduğu ortam çok önemli çocuk için. İşte o 0-4 yaş arası dönem Türkiye'de hiçbir şekilde eğitim programına dahil değil. Biz onun için 0-6 yaş arası eğitimi bir bütün olarak getirmeye çalışıyoruz. Kamuoyuna bunu aktarmaya çalışıyoruz.

AT: Erken çocukluk gelişimi programlarına genelde sadece ilköğretime hazırlık açısından bakılması ve tüm istihdamın buna göre planlanmasını da bir sorun olarak kabul etmişsiniz. Olması gereken nedir acaba?

BT: Önemli olan çocuğun sosyalleşmesi ve kendisiyle başta olmak üzere çevresiyle kuracağı iletişimin belirlenmesi. Çünkü beynin bütün nöronlarının birbiriyle bağlandığı bir süreçten bahsediyoruz. Siz o süreçte o çocuğu işlemezseniz eğer bazı devreleri çalışmamış, biçimlenmemiş olacak.

AT: Bir hamurun kuruması gibi değil mi? Hamur kuruduktan sonra şekil verilemez.

BT: Böyle de denebilir. Ondan sonra bir şey yapamıyorsunuz. Su verseniz dağılır, yoğurmaya çalışırsanız kırılır. Bilim adamlarının ortaya koyduğu bir başka gerçek de, 0-6 yaş arasında okulöncesi eğitimi alamamış bireylerin daha sonrasında bunu yeniden kazanabilmesinin neredeyse imkansız olduğu.

AT: Standart eksikliği ve denetim yetersizliğine değinmişsiniz. Denetimi kimin yapması gerekiyor ve neden yapılmıyor acaba?

BT: Tabii ki bu eğitimi verenin, aynı zamanda denetimini de yapması lazım. Fakat eğitimi verenin bu konuda çok eksikliği var ve MEB de geçtiğimiz hafta bir açıklama yaparak Doğu-Güneydoğu bölgesinde 320 bin çocuğu kapsayacak bir yemekli anaokulu projesi başlatacaklarını duyurdu. Dolayısıyla bu zamana kadarki hükümetlerin hiçbiri okulöncesi eğitimle ilgili tek satır koymamış hükümet programlarına, parti programlarına. Bizim öncelikli hedefimiz muhalefet partileri olsun, iktidar partisi olsun, onların öncelikle parti programına ülkenin geleceğini çok yakından ilgilendiren bu sorunla ilgili bir program yerleştirmeleri, en azından bir ifadenin orada yer alması.

AT: Merkezi bir müfredatın ülkenin farklı yerlerde farklı koşullardaki çocukların ihtiyaçlarını tümüyle kapsayamamasını da bir sorun olarak belirtmişsiniz. Bu sadece okulöncesinin

değil, bütün eğitim sisteminin problemi galiba?

BT: Çok doğru. Bu da bir tür tek tip üniformanın çocukların üzerine geçirilmesiyle sonuçlanan bir yaklaşım. Bununla ilgili olarak çok basit bir sağlama yapılabilir. Ülkenin yedi farklı bölgesindeki çocuklara gidip hayallerini sorduğunuzda birbiriyle asla yan yana gelemeyecek yanıtlar alırsınız. Ama onların hepsi önlüklerini giyip aynı eğitim sistemi içerisinde her sabah kendilerine içirilen antlar doğrultusunda bir eğitim sisteminden geçerler. Aynı şekilde okulöncesi eğitim için de tek merkezli bir gidişatın da aslında çocukların tek tip bir eğitim modeline çok erkenden girmeleri açısından sakıncaları var. Bunun mutlaka çeşitlendirilip farklılaştırılması gerekiyor.

AT: Çözüm önerilerini sunarken okulöncesi eğitimin zorunlu hale getirilmesi için ekonomik analiz yapılması gerektiğini belirtiyorsunuz. Daha önce zorunlu eğitim beş yıldan sekiz yıla çıkarılmıştı. Şimdilerde ise lise de dahil edilerek on iki yıla çıkarılması bir söylenti olarak dolaşıyor. Okulöncesi eğitimin zorunlu olması, on iki yıllık eğitimden daha öncelikli değil mi?

BT: Doğrudur. Zaten Devlet Planlama Teşkilatı’nın verilerine göre lise çağı nüfusunun yüzde 70’i okullaşmış durumda. Bu şu demek: Yeni lise yapmak zorunda değilsiniz. Var olan liseler bina ve donanım olarak sizin ihtiyacınızı karşılayacaktır. Dolayısıyla siz onu mecburi yaparak ya da hepsini birbirine birleştirerek buna kaynak ayırmak zorunda değilsiniz artık. Ama gerçekten bir projeyle, kaynak ayırarak yeni bir eğitim modeline gidecekseniz okulöncesi eğitime yatırım yapmalısınız. Çünkü bir tarafta yedi milyon çocuğun altı yüz bini, diğer tarafta lise çağı öğrencilerinin yüzde yetmişinin okullaşmış olması. Aciliyet bas bas bağırıyor zaten. Okulöncesi eğitime müdahale edilmesi lazım.

AT: MEB bütçesinden okulöncesi eğitime ayrılan kaynağın değerlendirilmesini öneriyorsunuz?

BT: Şu anda, binde iki o kaynak. Korkunç bir rakam!

AT: Bu da tam olarak değerlendirilmiyor mu?

BT: Değerlendirilse ne olur ki? Zaten yüzde 11’lik okullaşmanın, yürüyen, var olan sistemin açıklarını kapatmaya çalışırsınız. Oysa çok zor değil okulöncesi eğitim. Her mahallede beş tane, on tane anne bir araya gelebilir, Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı adlı sivil toplum kuruluşunun mahalle yuvaları var. Çok az masraflı, neredeyse hiçbir masrafı olmayan bir okulöncesi eğitim merkezi oluşturursunuz. Yanı sıra meslek liselerinin okulöncesi eğitim bölümlerinden mezun olmuş kızlar var. Onlarla ilgili düzenlemeler yapılarak eğitimci açığının kapatılması yolunda kullanılmaları mümkün olabilir. Var olan kaynaklar bile değerlendirilse oranlar ikiye, üçe katlanır.

AT: 7 Çok Geç kampanyası dahilinde şimdiye kadar neler yapıldı ve neler yapılıyor?

BT: Basın toplantısının hemen ardından futbol takımları çocuklarla sahaya çıktılar, seremonileri birlikte yaptılar, sahaya pankartla çıkıldı. Orada çok geniş bir kitleye televizyon yoluyla bu mesajları vermiş olduk. Yanı sıra Türkiye'nin yedi bölgesini kapsayacak şekilde çocuk şenliği yapmayı düşünüyoruz. İçinde çeşitli atölyelerin bulunduğu, ses-beden atölyesi, ritim atölyesi, heykel atölyesi gibi, yanı sıra kukla oyununun, gölge oyununun bulunduğu tam anlamıyla bir şenlik. Eğitici ve eğlendirici bir şenlik. 15 Temmuz-15 Ağustos arası gerçekleştirmeyi düşünüyoruz. Uzun metrajlı bir film projemiz vardı Zeki Demirkubuz’la. O da kabul etmişti ama sponsor arayışlarımız şimdiye kadar sonuç vermedi. Eğer istediğimiz sonuçları elde edebilirsek kendisinin hazırlamış olduğu bir senaryo var, bu doğrultuda bir film yapmayı düşünüyoruz. Bunun yanı sıra uluslararası bir sempozyum yapacağız. Okulöncesi eğitim konusunda Nobel ödülü almış ve dünyaca tanınmış üç bilim adamını Türkiye’ye getireceğiz. Ve Ekim ayında Terakki Vakfı’nın da sponsorluğunda, çok ses getirecek bir sempozyum yapacağız. TÜSİAD, her yıl bir rapor hazırlar. Bu seneki raporlarını Türkiye’deki okulöncesi eğitime ayırdı. Onlar da kampanyaya böyle destek verecekler. 26 Mayıs’ta TÜSİAD'ın raporu açıklanacak halka ve hükümete önerileri olacak tabii.

AT: Son olarak, çalışmalarınıza gönüllü olarak katılmak isteyen; ben bir şeyler yapmak istiyorum diyen ne biri ne yapabilir?

BT: Bu başvurusunu vakfa, acev@acev.org adresine e-mail yoluyla gönderebilir. Oradan biz gelen bütün başvuruları kategorilere ayırıyoruz. Gönüllü başvurular da dosyalanıyor. Bir veri tabanı çalışması yapıyoruz. Türkiye’deki bütün okulöncesi eğitim merkezlerin iletişim bilgilerini topluyoruz: adresi, telefonu, kontenjanı. Bittiği zaman bir kitapçık yayınlayacağız. Ama aynı zamanda onun bütün altyapısını danışma hattına aktaracağız. Ağrı’dan aradınız: ‘Ben bu kampanyayı duydum; çocuğum var yararlanmak istiyorum.’ Diyeceğiz ki ‘Şurada Halk Eğitim Merkezinin şöyle bir programı var; devletin şöyle bir yeri var, STK’ların böyle bir yeri var. Buralardan birine giderek bu eğitimi talep edebilirsiniz.’ Böyle bir ağ oluşturuyoruz şu anda. Bütün bunlar doğrultusunda 7 Çok Geç platformları kurabiliriz Anadolu’nun çeşitli yerlerinde. Oralarda görev yapabilirler. İstanbul’un varoşlarından, ya da Anadolu’dan başvuruyorlarsa Anadolu’nun çeşitli noktalarında bu platformlar için gönüllülere ihtiyacımız olacak yakın bir zamanda.

AT: Çok teşekkür ederiz. Açev’e çalışmalarında başarılar diliyoruz. Çünkü, Açev’in başarısı bu ülkenin başarısı demek.

BT: Biz teşekkür ederiz.

Sayfa 12-13


erk bir hiçtir ya da “asl’olan yaşam” üzerine birkaç söz

tan doğan tandogan61@mynet.com

4 Soru, Hiç Yanıt

Yüzyılların yoz kalıtını bir solukta silmenin adı mıdır devrim? Bir insan yaratısı olup, yine insanı sömürmesinin adı mıdır siyasa? Hiçbir şeyin hiçbir şeye dayatma yapmadan yaşam sürmesinin adı mıdır özgürlük? Bir sevincin, bir erincin ve bir solukluk mutun adı mıdır yaşam? ...

Susmaların Beşiğini Sallayan Bir Çağ

...Sorular, sorular, sorular... Çağımız susmaların beşiğini

sallıyor daha da; eleştirmemelerin, sorgulamamaların ve yazgının... Sokrates’in, yaşamını yitirmesine neden olan yaşam felsefesi/at sinekliği, eşdeyişle, ‘eleştirilmemiş, sorgulanmamış bir yaşam, yaşanmaya değmez’ uyarısı, neredeyse hiç kimsenin umurunda değil artık! Bir ezilmişliğin, bir bıkmışlığın, bir mutsuzluğun ve umutsuzluğun boyun eğdirmesinin tutsaklığı ya da yazgısallığın gizeminde sürüklenme: Biraz soluk, biraz ekmek, biraz su ve, ‘Tanrı, en doğrusunu bilir...’

‘İnsan İnsanın Kurdudur...’

Böyle buyurdu Thomas Hobbes: Hiçbir şey, insanın insanı kemirdiği denli kemirmez bir başka şeyi: Elezerlik, kıyınç ve öldürme...:Hayvansı bile değil: Onlarda ana sorun açlık; ezerlik bizimkisiyse... Freud denli algılamak koşul: Altben-ben-üstben. Yoksa, dipteki, bastırılmış ya da ‘ilkel’ diye nitelenen içdürtüyle kemirgenliğimizi bitiremeden, kemirgenlik bitirecek en yakın zamanda türümüzü...

‘Us diye diye’ ya da ‘Yine mi Us?...’

Kendini öteki türlerin üzerinde gören insan, dayanağını -belki /bildiğimizce/kendimizce- en ussal varlık ve değiştirip dönüştürmek koşuluyla doğaya egemen olmasında bulmanın dayanılmaz hafifliğini (!) yaşarken, zaman içinde ve sırasız bir biçimde türleri yok ettiğinin, dahası, kendi türünün de sırasını hızla getirdiğinin ayırdında mıdır? Us, öyle (törebilimsel/etik/ahlak) çok iyi, (esemece/mantıksal) doğru ve (güzelduyusal/estetik) güzel bir ayırt olarak en insansal özellikse, neden öyleyse bu kötü, yanlış ve çirkin yaşam?... Yoksa, çok mu abarttık her şeyi usa indirgemekle ya da usu en üste koyup, yükseltgemekle?...

Dayatmanın Bir Başka Adı mı ‘Siyasa?...’

Siyasa tarihi irdelendiğinde, tekerkli, çokerkli, elerkli, dinerkli... siyasaların topluluklara, toplumlara, uluslara dayatıldığını yadsımak olası mı? Salt siyasayı yürürlükte tutmak ve yönetim dizelgesini yitirmemek için, dahası, söz konusu amaç için, her aracı geçerli saymak, yöneticilerin, eşdeyişle, erk(ler)in ‘olmazsa olmaz tavrı’ olmamış mı (ve de olmamakta mı)? Bir başka deyişle, erek ‘erk’

olmak ve öyle kalmak değil mi tüm siyasalarca?...

Erk

İnsanın insanı yönetme isteğinin/düşününün tarihi, istenç- istenç dışılık karşıtlığı denli eskil. Kendini, öteki insanlardan, dirimlerden, doğadan üstün görenlerin bir yaratısı... Başkalarını yönetme yetisine iye olduklarına (dahası, bunun Tanrısallığına ve de kendilerinin yalvaçlığına) inananların, yönetileceğine inandırılanlarla olan savaşımı... Sonuç: Yengi yok. Ya da, ‘erk, bir hiçtir....’ Bu vargının doğrulanması ya da göstergeleri mi..., yüzyıllarca süren sömürü, yayılmacılık, anamalcılık; dayatmacılık, elezerlik, kıyınç; açlık, yoksulluk ve ölüm.

Anamalcılık Düşüngüsü

Toprak ağalığı düzeneğinin günümüze dek uzanması; bu uzantının petrol ağalığıyla sürdürülmesi; ardına su,

gıda, oksijen ve başkaca madenlerin iliştirilmesi, anamalcı düşüngünün

tekelci anamalcılığa dönüştürülme-

sindeki sürecin aşamalarıdır. Yeni Yeryuvar/Dünya Düzeni’nin hiç de yeni olmadığının göstergeleriyse, emeğin sömürülmesi, yayılımcılığın yeryuvarın en uçta kalan yerine dek uzanmasıdır. Bir başka deyişle, anamalcılığın son vargısı olan küreselleşmecilik, yeryuvarı büsbütün kuşatmak, işçi ülkeler yaratıp salt kendi için -gerekirse/çıkar ilişkisi öyle isterse, sınırlı olmak koşuluyla, yandaşlarını da- yaşatmak, her türlü üretim aracına ve gücüne el koymak; tutumsallığın (ekonominin) yanı sıra, ekinsel, yazınsal, bilimsel (bu bağlamda, ‘aydın kimdir?’ tanımlamasına girmeye gerek var mı?...) alanların biricik belirleyicisi olmak; özce, tek kutupluluk içinde yeryuvar jandarmalığına soyunmağı ereklemektedir.

Adres(ler)

Sorunun çıkış imini/kaynağını başka adreslerde ya da saptırılmış yönlerle, başka yerlerde aramak (istenilen de budur) usdışıdır (‘us nedir?’ ya da ve yine(!), ‘en ussal dirim insan mıdır?’ sorularına girmeye de gerek var mı?...) Anamalcılığın sağ kolu, en yakın dostu(!) ve bunu yüzyıllarca kanıtlayanıdır ‘din.’ Salt Orta Çağ skolastik öğretisiyle (ya da günümüz Vatikanıyla) bunu açıklamaya kalkışmak doğru ve yeterli olmaz; dinler tarihini incelemek ve siyasa-din ilişkisini/iletişimini de irdelemek gerekir... Erk, bir başına hiçbir şey -ya da bir hiç- olduğuna ve ‘mutlu insanlık’ kaygısını taşımayıp, anamalcılığın daha da güçlenmesi ve (kendi sınıflamasınca) kuzeylilerin -varsılların- güneylilere -yoksullara/işçi uluslara- egemenliğini, dayatmasını içerdiğine göre, tutumsal (ekonomik), ekinsel (kültürel) sömürü yandaşlarını (öteki dostlarının !) yadsımamak koşul. ‘Erk olmak için erk olmak’ anamalcılığın biricik saplantısı ve bundan ödün vermeye hiç niyeti yok (bir karşısav ya da bir başka seçenek, bir başka düşüngü söz konusu değil şimdilerde : Dayatmanın başarısı mı, yazgısallığın baş eğmesi mi, kanıksamanın/çıkışsızlığın sürdürümü mü, usun yetersizliği mi?... Sorunu gerçek anlamınca pek irdeleyen/tartışan -neredeyse bundan yakınan- da yok !!!) Bu saplantı uğruna din, silah, uyuşturucu benzeri yolları seçmesinin yanı sıra, yıldırıyı da/terörü de (bumerang denli -Pentagon ve İkiz Kuleler/Washington ve New York- kendisine dönse bile!) işin içine kattığını görmezden gelmek olası değil (yıldırı öbeklerinin oluşturulmasının ve parasal/silahsal güçlendirilmesinin tarihi de yeni değil.) Öte yandan, erkin bir başka ve bitimsiz olarak savaşın beşiğini sürekli sallaması (-budunsal çatışmaları oluşturmasının yanı sıra-yakın geçmişte Irak-İran, ardından Körfez ve şimdilerde yine Irak...), dostlarına yeni -ne var ki eskimeyen- dostlar katması, ne denli kararlı olduğunu -izleyicileriyle- göstermektedir. Adreslerin bunlarla sınırlı kalacağını sanmaksa, anamalcılığın birden yok olacağını düşlemek denli tansıklıktır.

Bilim ve Bilim Adamı

Bilimin tarihsel sürecine şöyle bir bakış atmak olası: Çin ve Hint’te M.Ö.2000’li yıllarda başlayan bilimsel etkinlikler, Mısır ve Mezopotamya’dan sonra, M.Ö.600’lü yıllarda Anadolu topraklarında ve Yunan’da sürmüş; 5. ve 10. yüzyıllar arasında (dinselliğin ağına düşürülüp) durağanlaşıp, 8. ve 14. yüzyıllar arasında Doğu’da etkinleşmiş; Batı’daysa, 15. ve 16. yüzyıllarda yaşanan Yeniden Doğuş/Rönesans sırasında yaşam bulup, 16. ve 17. yüzyıldaysa daha da devingen bir konuma ulaşmış; 18. yüzyıldaki üretimsel yapısı, 19 yüzyılın Sanayi Devrimi’ne dönüşmüş; 20. yüzyıldaysa büyük gelişme (Newton-Einstein-Planc-Heisenberg) yaşanmıştır. Anmamız gereken birkaç bilim adamınıysa, şöyle sıralamalı: Miletli Thales (M.Ö.624-546), Pythagoras (580-500), Demokritos (M.Ö.460-370)...; Kopernikus (1473-1543), Kepler (1571-1630), Galilei (1564-1642); Bacon (1561-1626), Descartes (1596-1650), Newton (1642-1727); Laplace (1749-1827), Lobaçevskiy (1792-1856), Riemann (1826-1866); Claude Bernard (1813-1878), Comte (1798-1857), Wund (1832-1920); Einstein (1879-1955), Planck (1858-1947), Heisenberg (1901-1977)... Ya sonra?...

Bilimimsi ve Bilim Adamımsı..

Genel-geçer, yapıcı ve nesnel; törebilimsel (etik/ahlak), mantıksal, sorgusal; yöntemsel, doğrusal, olgusal, dahası, insansal, yaşamsal ve evrensel özellikleri içermesi gereken bilim, özellikle 20.yüzyılın son çeyrek diliminde ve 21. yüzyılın başında -şimdilerde- inaksal/dogmatik, yoz ve tutucu bir konumdan sıyrılamadığı, siyasal dinselliğin avuçları içinde tutsaklaştığı, anamalcı düşüngü doğrultusunda sevilgen/popüler bir çerçeveye büründüğü; çıkarın, paranın, ünün ve konumun tatlılığıyla -tatlı su balıklılığıyla (!)- fildişi kulelere sıkıştığı; siyasayla ahbap-çavuş ilişkisine girip, yakayı kaptırdığı; savaşa, açlığa, yoksulluğa ve zamansız ölüme ‘dur’ diyecek yüreklilikten sıyrılıp, dilini yuttuğu için ya ‘korkaklık çağı’na girdi, ya da sonunu getirdi... Bu son, salt bilim için değil, yaşam için de geçerli olacağa benzemekte. Eşdeyişle, bilimin yerine bilimimsinin, bilim adamının yerine bilim adamımsının geçmesi ve bir hiç olan erkin, her şeye dönüştürülme uğraşının çoğun gerçekleşmesi, ‘a’slolan yaşam’ düşününü yok saymaya, dahası, türlerin yokluğa sürüklenmesine izleyici kalınarak, zamanla insan türünün, ardından doğanın ve yaşamın yeryuvardan kazınması sonucuna/sonuna neden olacak...

Gerçek mi, Yazgı mı?

Yüzyılları imbiğinden süzülüp 21. yüzyıla -savaşlara, sömürüye, yayılmacılığa ve açlığa karşın yine de/bir biçimde/nasılsa?!...- ulaşmış bir yaşamın tüm türleriyle ve doğasıyla sonlanması gereğini duyanlar gerçekçi mi, yazgıcı mı? Zamanın yeryuvarla özdeş olduğunu savunanlarla, bir başka yeryuvarda -‘öteki dünya?’da- süreceğine inananlar... Cennetin de, cehennemin de yaşamın içinde -yeryuvarda- olduğunu dile getirenlerle, yaşamın/yaşamanın bedelinin ödeneceğini /karşılanacağını ödül ve ceza bağlamınca benimseyenler... Yaşama bağlananlar ve dinselliğe bürünenler... Ussallar ve inançsallar... Açık-seçik (Descartesçe) olanla yaşayanlar ve gizemcilikle özdeşleşenler... Hep burada olanlar, hiç burayı önemsemeyenler... ‘Erk oyunları’ ve oyuncuların savaşımları: Kim için, ne için?...Ve, ‘ıskalanan yaşam...’

‘Son Söz’ Yerine...

İnsan mı?: Yeryuvar yaşamında yer alan, yüzyıllar boyu varoluş savaşımı veren; bilimle, sanatla, felsefeyle, tutumla, siya-sayla...varlığını 21. yüzyıla taşıyabilen; sınırlı ussallığınca/‘kendince’ yapan-yıkan, silahlar yaratan, savaşlar çıkartan, açlığa sürükleyen, yoksullaştıran; insan doğasını ve dış doğayı yozlaştıran/yokluğa sürükleyen; inanan-yadsıyan; seven-özezer ve elezer olan; doğan, yaşayan ve ölen... Her şeye karşın, öteki dirimlerden/türlerden biri... Erk mi?: ‘İnsana özgü bir usdışılık’ nedeniyle, yaşamın, doğanın ve insanın, ‘insana tutsaklığı...’ Sonuç mu?: Ya bir tansıklık/mucize olacak, ‘usumuz, başımıza gelecek’ , ya da sonumuz... Bir başka Umut mu?: Yok.


Sayfa 14-15-16-17

iklimimiz dinozorlar çağındaki gibi

Peter Grimes bianet

(Bu yazı bianet’in iziniyle yayınlanmıştır)

Sosyolog Grimes, küresel ısınmayla, yalnızca iklimlerin değiş-meyeceğini kaynakların azalacağını, herşeyin metalaştığı dünyada kaynaklar için savaşların yaygınlaşacağını öngörüyor. Grimes'e

göre, demokrasi talebi ile organik tarım ortak bir zeminde.

anarşist bakış

26/07/2003 Howard EHRLİCH

“ABD'nin küresel bir kapitalist imparatorluk yaratma çabası, dünya hem küresel ısınma hem de petrolün tükenmesi deneyimlerini yaşarken başarısız olacaktır" diyen siyaset sosyologu Peter Grimes, Baltimore Bağımsız Medya Merkezi Kolektifi üyesi Howard Ehrlich'le yaptığı röportajda "devletin çöküp, etnik çatışmaların artacağını ve toplumsal bir kaosa düşüleceğini" söylüyor.

- Analizinizin başlangıç noktası nedir?

- Enerji.

- Neden?

Tüm yaşamın enerji gerektirdiği, ve molekülleri aksi takdirde doğal olarak olamayacakları bir duruma getirmenin enerji kullanımıyla sağlandığı termodinamiğin bir yasası, evrenin bir kanunu. Bu yıldızlar gibi diğer sistemler için de doğruyken, yaşamı yıldızlardan farklı kılan şey, yıldızların aksine yaşamın kendisini sürdürmek için çevresini değiştirmesidir.

Ancak çevrenin kendisi de sürekli değişiyor.

Evrenin adapte edici olmasının ve evrimin daima sürmesinin nedeni bu.

İklim ve iklim değişikliği üzerine konuşalım. Bugün iklim zamanın başka bir dönemine, 10.000 yıl veya 20.000 yıl öncesine göre farklı mı?

İklim daima değişmekte olan bir örnek. Tüm yaşamın değişiyor olması gibi, iklim sistemi de yaşamdan, ve belki de daha önemlisi gayri-yaşamdan [ing. non-life] etkilenir. İnsanların ortalıkta gezinmesinden çok önceleri, iklim devamlı değişmekteydi. İklimin değişmesi, ikisi kuvvet olan üç şeyin bir sonucu olmuştur. Birisi güneşten sağlanan enerji kaynağıdır, bu bir kuvvettir. İkincisi gezegenden dışarıya doğru olan enerji akışıdır -ki bu radyoaktiftir ve bu nedenle ısı üretir. Ayrıca bu sıcaktır, çünkü hala sıkışma sürecindedir. Üçüncü unsur havadaki maddelerdir; kendileri değişmekte olan ve havayı oluşturan moleküller; ve ısının yeryüzü yüzeyini terk etmesine ve uzaya yayılmasına olanak tanıyacak bir hızla iklimin kompozisyonu değişmektedir.

Tarihsel -yerküredeki insanlardan çok daha geriye giden 'büyük tarih' anlamında- yerkürenin atmosferi büyük nitrojen, metan ve diğer gaz kümelerinden meydana geliyordu; bunlar bir bütün olarak bugün bildiğimiz anlamdaki yaşam için uygun değildi, ve ısıyı bugünkü iklimden çok daha etkin ve verimli bir şekilde hapsetme eğilimindeydiler. Uzun dönemde olan şey, yaşamın -özellikle fotosentez yapan bitki yaşamının- gelişmesi, atmosfere oksijen pompalamaya ve karbondioksiti emmeye başlaması oldu.

Isı kaçışı noktasında, oksijen karbondioksitten daha temiz bir gazdır. Sonuç, gezegenin geçen milyonlarca yıl boyunca soğuması oldu. Uzun dönemli eğilimin örnekleri, her ikisi de kalsiyum karbonattan meydana gelen Dover'daki Beyaz Kayalıklar ve Calvert Kayalıkları'dır. Kalsiyum karbonat bir zamanlar hayvan ve bitkiler tarafından emilen atmosferdeki karbondioksitti; bunların iskeletleri okyanusun dibine çöktü ve kalsiyum karbonat olarak katılaştı. Bu hep eskiden atmosferde olan, ancak artık olmayan CO2'nin iyi bir örneğidir.

Ancak son birkaç yüzyıl içinde bizler, ilk önce odunu yakarak, ardından kömürü yakarak, ve bugün ise petrolü yakarak uzak bir geçmişte hayvan ve bitkilerce depolanmış veya emilmiş olan karbondioksitin bir kısmını aldık ve onu atmosfere geri verdik; böylece uzun dönemli eğilimi tersine çevirdik. Bunun küresel sonucu, gezegenin ısısının ortalama 4-5 derece ve CO2'nin 1800'deki milyon başına 200'den biraz fazla olan parçacık sayısının bugün milyon başına 350 ile 370 arası bir parçacık sayısına yükselmesi oldu. Bu pek büyük gözükmeyebilir, ancak bu neredeyse iki katı.

Size bir fikir vermek için, milyarlarca yıl önce atmosferde milyon başına 2.700 parçacık sayısı vardı, yaşamın bunu temizlemesi uzun zaman aldı. Şimdi biz bütün bu karbonu geri pompalayarak CO2 düşüşünü tersine çeviriyoruz. CO2 seviyesinin bugünkü kadar yüksek olduğu en yakın dönem, 100 milyon yıl önce dinozorların dönemiydi.

Çevre bilimciler arasında ısının yükseldiğine dair bir görüş birliği var mı?

Evet. Bu soru üstünde -küresel ısınmadan politik olarak rahatsız olanlar arasında bile- bir tartışma yok. Bunun olduğuna dair hiçbir tartışma yok. Tek tartışma bunun gerçekleşme hızı ve en sonunda ulaşabileceği seviye hakkında.

Isıdaki artışın kültürel ve sosyal etkileri nelerdir?

Kültürel etkilerinin neler olduğu hakkında bir şey söyleyemem. Çevresel etkilerinin, ve böylece toplumsal etkilerinin neler olduğunu anlatabilirim. Öldürücü hastalıkların sıklığı ve yaygınlığında bir artış gözlenecek.

Neden ?

Isıyı arttırdığınızda -belli bir noktaya kadar tabii-, daha yüksek sıcaklıklarda kuvvetlenme eğiliminde olan mikro organizmalar için çevrenin uygunluğunu da artırmış olursunuz. Kutuplarda, ve hatta ılıman bölgelerde bulunmayan hastalıklara tropikal bölgelerdeki rastlamanız bunun bir örneğidir; ve tropikal hastalıkların kutuplara doğru yayılmasını bekleyebiliriz: Dang Humması Orta Amerika'dan Meksika'ya doğru ve şimdi Birleşik Devletler'in güney kısmına doğru ilerlemekte. Sıtma, tamamen kökü kurutulduğu düşünülürken, 50-70 yıl sonra Birleşik Devletler'de yeniden ortaya çıktı. Bir etmen budur.

İkinci etmen, hastalığın tehlikesinin hem nüfus yoğunluğundan hem de genetik mutasyondan etkilenmesidir. SARS, bugün oldukça rutin olan ancak yüksek ısı koşullarında hızlanan bir süreç olan genetik mutasyonun bir örneği. Tehlikeliliği yine nüfus yoğunluğu tarafından belirlenmektedir; ve gezegende

eskiye göre daha büyük bir nüfus yoğunluğumuz var.

Yoğunluğun tehlikeliliği arttırmasının sebebi, insanların daha sıkış tıkış olmasının hastalığın kişiden kişiye geçmesini hızlandırmasıdır. Böylece kötü hastalıklar nüfus içinde daha uzun süre yaşabilirler, çünkü tamamen yok edilmeden önce gezinebilecekleri çok daha fazla ev sahibi vardır. Daha az nüfus yoğunluğunun olduğu koşullarda, tehlikeli, kötü bir hastalık başka bir potansiyel ev sahibi bulma fırsatı edinmeden önce sahibini öldürebilir. Çok yoğun bir şekilde nüfusu olan kentsel durumlarda bu kısıt ortadan kalkmıştır, ve kötü bir virüs oldukça hızlı bir şekilde yayılabilir. Bu, toplumun başına gelebilecek değişikliklerin bir örneğidir (ölüm oranlarında artış).

Peki antibiyotikler?

Hastalıklar mutasyon geçirdikleri ve antibiyotiklerin onları öldürmek için kullandıkları mekanizmalardan sakındıkları için, antibiyotikler giderek etkisiz hale geliyorlar. Bu bizzat endişe kaynağı olan başka bir nedendir. Bir salgın hastalık uzmanın hastalıkların, bugünkü gelişme hızıyla kısa zaman içinde -onlarla başa çıkabilme yetimiz anlamında- antibiyotikler öncesi döneme geri döneceğimizi söylediğini duydum. Bu, bakteriyel hastalıklarla uğraşma yetimizi kaybedeceğimiz anlamına geliyor.

Peki ya genetik haritalama ve potansiyel [genetik] mühendislik konuları; bu süreci yavaşlatma imkanı var mı?

Evet. Aslında daha geçenlerde Science dergisinin kapağında SARS virüsünün haritası ile ilgili bir hikaye vardı; bunun öncesinde sıtmanın genetik şifresini çözmüşlerdi. Bunların bu hastalıklarla savaşma kapasitemizi etkileyip etkilemeyeceği, ve nasıl etkileyeceği bana göre henüz belirgin değil.

İklim değişikliğinin tarıma etkileri nelerdir?

Bunu sorduğun için sana teşekkür ederim, çünkü gerçekleri maddelememiştim -hastalık konusuna değinmiştim ve belki de daha önemlisi tarımsal [sorunlar]. olan şeylerden birisi zamanımızın tercih edilen ana ürünleri -pirinç, buğday, ve mısır- için uygun olan iklim alanlarının, bu ürünlerin doğal hareket etme hızından daha hızlı bir şekilde kuzeye kaymasıdır.

Artık iklim kuzeye kaydıkça daha kuzeyde de ekim yapabiliriz, ancak bu ürünlerin en iyi yetiştiği topraklar milyonlarca değilse bile binlerce yılın bir sonucu; yani hava koşullarının uygun olduğu yerlerde, daha kuzeydeki toprakların ürünlere uygun olması gerekli değil. Böylece kuzey Saskatchewan'da veya kuzey Britanya Kolombiyası'nda buğday, veya mısır, veya pirinç yetiştirmek mümkün olmayabilir, çünkü hava koşulları iklimin uygun olabileceği kadar ısınsa bile, toprak bu ürünlerin yetiştirilmesi için uygun olmayacaktır.

Ürünler değiştikçe, sanırım bunun nüfusun geleneksel ürünlerle

beslenmesi yetisi üzerinde güçlü etkileri olacaktır.

Kesinlikle. Bu ürünlerin mevcu-diyetinin de, onları yetiştirmek için uygun olan koşulların azalmasıyla beraber düşeceğini bekleyebiliriz.

Bu nedenle bu ürünlerin fiyatları yükselecektir ve onları üretmek için gerekli olan enerji girdisi miktarı artacaktır, çünkü bu ürünlerin artık doğal bir şekilde yetişmediklerini aklımızda bulundurmalıyız; bizim sürekli olarak gübre, böcek ilacı ve su girdilerini kullanmamız sayesinde yetişmektedir. Böyleyken, günümüzde dünya suyunun yüzde 70'i insanların kullanımı için değil, tarımsal tüketime ayrılmaktadır. Yine de gezegendeki buz doruklarının ve buzulların erimesi, ürünleri beslemek için kullandığımız su kaynaklarını besleyecek giderek daha az taze su olacağı anlamına geliyor.

Sonuç olarak, hem ürün tüketimi hem de insani tüketimi için taze su ihtiyacının giderek artacağını bekleyebileceğimiz bir zamanda, uzun vadede taze suyun azalmasını yaşıyoruz. Bunun anlamı gıda fiyatlarının artacağıdır, ve tarihsel olarak fiyat bile konulmayan suyun Dünya Bankası'nın tavsiyeleri doğrultusunda hızlı bir şekilde fiyatlandırılmaya başlanmasıdır. Dünya Bankası doğrudan bunun yapılmasına karışmamış olsa bile su muhtemelen zaten metalaşacaktı.

Bu yoksulların yalnızca açlık çekmeyeceği, aynı zamanda susuzluk ve/veya susuzluktan kaçınmak için kirli suları içmeleri nedeniyle ölecekleri anlamına gelir. BBC'de Bağdat yakınındaki bir nükleer tesisin hemen yanında oturan bir ailenin acıklı hikayesini dinledim. Mesken kıtlığı nedeniyle tesisin gözetleme kulesi olan yerde yaşıyorlardı ve tesisin suyunun yüksek radyoaktivite içerdiği bildiriliyordu. Bunun büyük bir talihsizlik olduğunu, ancak su içmez-lerse susuzluktan öleceklerini söylüyorlardı. Bu sanırım yoksulların

dünyada giderek nasıl yaşayacaklarını gösteren bir metafor.

Bunun azalan kaynaklar nedeniyle artan bir savaş halinin habercisi olduğunu düşünüyor musunuz?

Evet. Böyle olacağını bekliyorum. Orta Doğu'daki petrolle ilgili savaşların gelecekte bekleyebileceğimiz çeşitli kaynak savaşlarının bir habercisi olduğunu düşünüyorum. Tarihsel olarak, her ulusun içindeki elitler kendi ulusal sınırlarının içindeki ve dışındaki değerli kaynakların denetimi için rekabet edegelmişlerdir. Emperyalizmin asli güdülerinden birisi budur. Yüzyıllarca önce gümüş ve altın gibi değerli madenlere erişim için birbirleriyle savaştılar, ve bugünkü dönemde bilinen petrol havuzları için savaşıyorlar. Gelmekte olan çağda, feodalizm döneminde olduğu gibi gıda ve tarımsal topraklarla ilgili savaşların artacağını göreceğiz muhtemelen.

İklim konusunu geçmeden önce, iklim değişikliğinin diğer etkileri nelerdir?

İklim değişikliği, küresel kapitalizmin uluslararası güç hiyerarşisinin zirvesinde yer alan neredeyse-eşit devletler arasında bir rekabet olması [özelliğinin] giderek azaldığı, ve giderek Birleşik Devletler'de merkezileşmiş konsolide bir imparatorluk olduğu bir tarihi noktaya denk düşüyor gözükmekte. Genel olarak bu imparatorluk, ve her bileşen "ülke" içindeki gelir farklılıkları geometrik bir şekilde büyüyor, ve bu gelir eşitsizlikleri kaçınılmaz bir şekilde yoksulların küresel sayısının zenginlerin sayısından çok daha hızlı bir şekilde arttığı anlamına geliyor. Bu nedenle küresel ısınma nedeniyle nüfusun üzerindeki daralan çevresel kısıtlar (gıda ve su fiyatlarının yükselmesi gibi) nüfusun yoksul olan çoğunluğu tarafından hissedilecektir; [bu] çeşitli toplumsal kırılmalara ve çatışmalara --devletler arasından ziyade devletlerin kendi içlerinde daha çok-- yol açacaktır. Yani ideolojik meşrulaştırmaları ne olursa olsun, kronik ve sürekli içsel savaşlar bekleyebiliriz.

Bahsettiğin toplumsal süreç Orta Doğu'da kendisini yineliyor ?

Doğru. 1970'lerin ortasında Petrol Üreten Ülkeler Birliği'nin (OPEC) politik gücü zirvedeyken, petrolün fiyatı geçmişteki ve bu tarihten sonraki dönem için en yüksek değerine çıkmıştı. Bu yüksek fiyatlar, petrol üreticisi devletlerin nüfusları için dünyanın gıpta ettiği --Kuzey ülkelerinin sosyal-demokrat hükümetlerinin sağladıklarından çok daha iyi olan-- toplumsal refah programlarını finanse etmelerine imkan tanıdı. Özellikle beşikten mezara ücretsiz sağlık hizmetleri, üniversiteye kadar ücretsiz eğitim sağlamayı başarabildiler.

Ancak, 1970'lerin ortasındaki zirvenin ardından OPEC'in tekelci gücünün (kısmen Britanya'nın Kuzey Denizi'nde ve ABD'nin Alaska'nın Kuzey Hattı'nda petrol çıkarması nedeniyle) azalmaya başlamasıyla beraber, petrolün gerçek fiyatı devamlı bir düşüşe geçti. Uzun vadeli sonuç OPEC devletlerinin hükümet bütçelerinin de zorunlu olarak düşmesi, otokratik pratiklerine rağmen bu hükümetlerin meşruiyetini sağlayan toplumsal hizmetlerin kesintiye uğraması oldu. Böylece kendi nüfuslarını küresel kapitalist metalaştırmanın bölücü kuvvetlerine karşı koruma[larını] sağlayan kolektif yetileri aşındı, halklarını doğrudan doğruya kapitalist dünya piyasanın kuvvetleriyle karşı karşıya bıraktı.

Peki bunun Küresel Isınma ile ilgisi var mı?

Epeyce. Kapitalizmle birlikte meta-laştırmanın dayatılmasının görünürdeki bolluktan kıtlık yaratma etkisinin olması gibi, ve bu kıtlık dayatılmasının eline en yakın ideoloji ne olursa olsun kullanarak halk ayaklanmalarına yol açması gibi, küresel ısınmadan kaynaklanan kaynak kıtlıkları da, yine elinde hazır olan ideolojiyi kullanarak yeni bir ayaklanma dalgasına yol açacağını öngörebiliriz. Başka bir örnek kümesi son zamanlarda etnik temizlik savaş-larındaki patlamada görülebilir; bunların her birisi, --küresel ısınmanın yol açacağına benzer şekilde-- aniden ortaya çıkan kıtlık koşullarına birer cevaptır. Bu nedenle, benim tahminlerim kronik iç savaş, merkezi devletlerin yıkılması, ve merkezi emperyal yönetimler arasındaki dönemde tipik olan merkezsizleşmiş militarist diktatörlüğe [ing. warlordism] geri dönüş şeklindir.

Enerji hakkında daha doğrudan konuşalım. Petrolü var olan

rezervlerden daha hızlı bir şekilde mi tüketiyoruz?

Tabii ki. Yani rezervler durağandır, büyümemiz ve tüketimimiz ise değiller.

Petrolün ne zaman tükeneceğini tahmin edebilir miyiz?

Evet, ama yüzde 100'lük bir kesinlikle değil tabii ki. Yıl olarak değil, ancak 5 veya 10 yıllık bir dönem olarak. Tüketimimizin büyüme hızı basitçe geometrik değil aynı zamanda logaritmiktir. Yani tüketimimizin zamana göre büyüme hızını çizerseniz, hafifçe yukarıya doğru eğimli olan düz bir çizgiden artık neredeyse dikey olan bir çizgiye döndüğünü görürsünüz. Bunun anlamı rezervleri tüketmek için gerekli olan zamanın giderek daraldığıdır.

Analizinizdeki tekrar eden değişim kalıplarını ayrıntılarıyla konuşmadan önce, petrolün yerini alternatif enerjilerin (güneş,

fotogalanik rüzgar, ve diğerleri) alması olasılığı nedir?

Tabii ki, bu enerji biçimlerinin tümü bugün petrolün işlevlerinin çoğunun yerini alabilir. Örneğin, birisi petrole değil fotogalvaniğe veya elektrik akımının güneş enerjisi veya rüzgar enerjisinden üretildiği elektriğe bağımlı olan ulaşım mekanizmaları tasarlayabilir. Ancak, petrol gübre ve böcek ilaçların üretilmesi için eşsiz derecede uygundur, çünkü petrol yaşamın bir yan ürünüdür, ve diğer canlı formları tarafından kullanılabilecek olan organik bileşenleri vardır. Diğer enerji biçimlerinde bu böyle değildir. Bu nedenle, petrol sonrası tarımsal üretim bugün "organik" diye adlandırdığım şekilde olmalıdır. Bu ise eğer aşamalı bir şekilde yapılmazsa, daha önce bahsedilmiş olan etmenlerden bağımsız bir şekilde tarımsal üretimde geçici bir gerilemeye sebep olacaktır.

Sizin analizinizi diğer pekçok sosyo-logdan, Marksistten farklı kılan şeyler nelerdir? Bunların tümünü insanlık tarihindeki tekrarlanan kalıplar

olarak mı görüyorsunuz?

Marksist kapitalizm analizi, tipik olarak daha iyi bir topluma yol açacak planlanmış ve sınıf-temelli bir toplumsal değişimin "yol haritası" olarak düşünülmüştür. Bu bakış hala bir gün gerçekleşmeyi beklerken, bununla birlikte tarihteki tüm asli önceki toplumsal-devrimci değişikliklerin de yine sınıf-temelli ayaklanmaların birer sonucu olduğu varsayılır. Bugünkü arkeolojik araştırmalar tarihe bu şekilde bakmanın basitçe yanlış olduğunu gösteriyor.

Hem "Marksizm"in hem de onun kuramsal ürünü "Dünya-Sistemi Kuramı"nın alanlarını kapsayan, geniş bir tarihi devamlılık olduğu benim için giderek açıklık kazanıyor. Bu geniş analiz, insani toplumsal düzenlemelerin --üretim tarzları söz konusu olmaksızın-- nihayetinde nasıl enerjiye --aynen tüm diğer canlı biçimleri gibi-- bağımlı olduğunu inceliyor. Aslında, tarihte insani toplumsal örgütlenme biçimleri arasındaki herhangi büyük bir kayma, enerjinin elde edilmesi ve

tüketilmesindeki paralel bir kaymayla takip edilebilir.

Siz yeni bir dünya ortaya çıkmakta, ancak bu günümüzde solun

seçtiği ve hatta tasavvur ettiği bir dünya değil diyorsunuz.

Doğru, burada iki engel var. Birincisi kapitalizmin politik-ekonomisi. İkinci engel ise küresel ısınmanın tam etkisinin görülür hale gelmesi için [geçecek olan] zaman farkı [gecikmesi]. Toplumsal devrimci yanıtın ne ısınmaya ne de (ısınmaya bir yanıt olarak) kapitalizme zamanında hitap edebilecek şekilde gelişebileceğine inanmıyorum. Gerçi, fırsat kapımızı zaten kapattık. Devrimci anti-sistemik [bütün bir sistemi kapsayan] hareketler olabilir, aynen Usama bin Ladin'in ortaya çıkmasının devrimci anti-sistemik bir hareket olması gibi.

Bu ideolojik olarak iyi-oluşturulmuş veya iyi yönlendirilmiş olmayabilir; ancak insanlar küresel gelirin kutuplaşmasına karşı hep pasif olarak tepki göstermeyeceklerdir; giderek militarist türde olan tepkiler olacaktır. Bunlardan bazıları ilerici olabilir. Hatta bazıları şurda burda devlet iktidarını ele geçirmeyi bile başarabilir.

Bu kıyamet gününe özgü tahminlerin üzerinde uyumlu ve insancıl alternatif bir gelecek kurmayı tahayyül edebilir misiniz? Amerikan sol muhalefetinin neler yapması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Seçeneklerimiz olduğuna inanmıyorum. İlk görevimiz mümkün olduğunca demokrasiyi savunmaktır. "Yurtsever Kanunu" ve ilgili yasalarla sivil haklarımıza karşı korkutucu bir saldırıyı zaten gördük. Küresel çekişmeler yoğunlaştıkça bu saldırıların da yoğunlaşması beklenebilir. En kötü sonuç, hükümetin tamamen totaliter bir devlete dönüşmesi olabilir. Bu yanıtın durumu iyi değil daha da kötü yapacağını anlatmak için elimizdeki her tür ikna aracını kullanmalıyız. Özgürlüğün ortadan kaldırılması, sistemin muhalifleri şiddetsiz ifade araçlarından yoksun bırakıldıkları için, yalnızca terör eylemlerini cesaretlendirir.

İkinci görev, insanlığı "bizler"e karşı "onlar" şeklinde bölmeye teşvik etmemektir. Ruanda, Yugoslavya, Çeçenistan ve İsrail/Filistin katliamlarına yol açan tam da bu tür korku kaynaklı yanıtlardır. "Terörizm" veya İslam veya Araplar veya genel olarak basitçe yoksullar korkusunun kurbanı olmak, etnik temizlik cehenneminin yolundan yürümek demektir. Bu Hitler'in yoludur. Çevreden kaynaklanan meydan okumalar zaten birçok masum insanı öldürecektir, ve diktatörlük ve iç savaşlarla ölü sayısını artırmanın hiçbir anlamı yoktur. Ortak gıda ve su kıtlığı tehlikesine karşı farklı ırklardan, dinlerden ve sınıflardan insanları birleştirmek için elimizi uzatmalıyız, onlara saldırmamalıyız. İnsanlar korktuklarında, birbirine sokulmak ve diğer herkese karşı duvarlar

kurmak içgüdüseldir. Ancak bu tam da yanlış yanıttır.

Üçüncü görev, sürdürülebilirliği mümkün oldukça geliştirmektir. Bunun anlamı güneş ve rüzgar gibi "alternatif" yakıtların, uygun olan en fazla yakıt-tasarruflu taşıtların kullanılması, ve organik gıdaların satın alınması ve üretilmesidir. Sadece bireyler olarak değil, en iyisi kaynaklarını beraberce paylaşmaktan rahatlık duyan benzer görüşteki bütün topluluklar olarak bunu yapmaktır.(NK)

Kaynak: "An Interview with Peter Grimes, Sociologist of Energy", Baltimore IMC. Vurgular Bianet'e aittir.


Sayfa 18

tahakküm biçimleri : Scott ve Foucault

Hasan Engin ŞENER

Kirli bir su gibi akıyor zaman denilen… /Ahmet Telli

Hâkimin tâbi olana uyguladığı tahakküm biçimleri, tarihsel olarak, “iktidar/hükmetme” özünü taşısa da, farklılaşır. Scott ve Foucault’nun analizlerinin ilk gösterdiği olgu şudur ki feodal-ilkel [1] ve modern [2] tahakküm biçimleri özellikle “incelik” açısından birbirinden farklıdır. Sanki modern tahakküm uygulamaları, öncekilerin eksikliklerini daha bir gidermiş gibidir. “Foucault, ironik bir şekilde modern çağın bir tür ilerleme olduğunu düşünür – tahakküm tekniklerinin yayılması ve inceltilmesinde kaydedilen bir ilerleme” (Best ve Kellner, 1998: 56). Bu incelikleşmenin ilk görünümlerinden biri tahakkümün gayri-şahsileşmesidir. Artık iktidar, kendisini gözetmenleri aracılığıyla ortaya koymakta ve gözetmenlerin de denetlendiği kurumsal bir denetim mekanizması ortaya çıkarmaktadır. 

Denetim ve gözetim, modern devletin yükselişiyle tıbbi ve gayri-şahsi bir hal aldı. Bu dönemde suç işleyenlerin cezalandırılması amacından daha karmaşık süreçler söz konusuydu. Foucault’ya göre, ceza artık en kaba biçimiyle bedene yönelmemekte, ruha müdahale etmektedir. “Delilik”, derecesine göre, suçu ortadan kaldıran bir nedendi, ama kişinin “ruh”u, deli olduğunda dahi rahat bırakılmamakta ve buna uygun gayri-şahsi yöntemler ortaya çıkarılmaktaydı. Modern devlet, “hasta ruhları” hapishane ve tımarhane yoluyla kurumsallaşarak terbiye etmeye çalışmaktadır. Hasta olmayan ruhlar içinse okul

gibi kurumsallaşmalar ile bu yol önlenmek istenmiş, kişilerin “normalleştirilmeleri” sağlanmak istenmiştir. 

Scott’ın feodal iktidar konusundaki analizi geniş çaplı bir kurum-sallaşmayı getirmemenin yanında daha şahsidir. Serf, köle, parya, hâkim olanla birebir tahakküm ilişkisini yaşamaktadır. Scott, tâbi olanlar ile hâkim olanlar arasındaki ilişkiyi “kamusal senaryo” ile kavramsallaştırır. İkisi arasındaki iktidar eşitsizliği ne kadar büyük ve ne kadar keyfi olursa, tâbi olanları kamusal senaryosu o kadar basmakalıp olur demektedir. Bu ilişki biçimi tâbi olanla, hâkim olan arasında, tâbi olanın iktidar karşısında “maske takma” gerekliliğini doğurur. İktidarın denetimi ve gözetimin olmadığı yerde maske çıkar ve “gizli senaryo” ortaya çıkar. Bu durum, kişilerin “ruh”una inilemediğinin de bir göstergesidir. 

Foucault’nun modern iktidar analizinde “ruh”a müdahale çabası Scott’ın analizinden daha incelikli yöntemlerin kullanılmasını gerektirmektedir. Bilim ve teknik, iktidarın kullanımında bir uygulama aracıdır artık. Bilimin bir çok alanı Foucault’nun incelediği bedenin terbiye edilmesine yönlendirilmiştir. Yargılamada, kararların alınmasında, yargıçtan başka unsurların dahil edilmesi, cezai işlemlerin hukuk dışı kişileri bünyesine alması bunun bir göstergesidir. Böylece bilimsel bilgi hukuki uygulama alanına katılmıştır. Foucault’ya göre “bilgi, özgürleşmenin önünü keserek gözetlemeye, düzene sokmaya

ve disipline etmeye ilişkin bir kip halını alır” (Sarup, 1997: 105). 

Scott’ın analizinde ise güçlü bir kişisel hakimiyet unsuru vardır, bu nedenle tahakküm biçimleri keyfi dayak, cinsel taciz ve diğer hakaret ve aşağılama biçimlerini alabilecek “kişisel bir terör” unsuru içerir. Bunun doğal sonucu, cezalandırmanın insan onuruna yönelmesidir ve ilkel biçimlerde kendini gösterir. Tâbi olanlar cezalandırılmamak için hâkim olanın ruh haline ve ihtiyaçlarına göre tavır takınır. Oysa “modern” cezalandırma yöntemi, azap çektirmenin ortadan kaldırılmasını öngördüğü gibi, hâkim olanın ruh haline göre takılan maskelerin de uygulanan bilimsel yöntemlerle yıpratılması sonucunu doğurabilmektedir. 

Modern ve feodal-ilkel tahakküm biçimlerinin zaman zaman örtük zaman zaman da açık olduğu ortaya konmalıdır. Foucault’da disiplinci iktidar her yerdedir ve uyanıktır hep. Panoptikon (her şeyi görme) ile sonsuz bilgi sahibi Hıristiyan Tanrısı arasında yakın bir benzerlik vardır. (Sarup, 1997: 108). İlke olarak hiçbir karanlık nokta bırakmaz ve denetleyicileri bile denetler. Benzer şekilde, hâkim olan feodal, patron ya da efendi, iktidarını açık olarak gösterebilir, ancak bu hâkim olanın da tâbi olana rol yapmadığı anlamına gelmez Scott’a göre. 

İktidar uygulamasının bu şekilde açık olmadığı, gizlilik ve sinsilik içinde olduğu durumlar da söz konusudur. Feodal-ilkel tahakkümde, hâkim olan hiçbir zaman sahneyi mutlak bir şekilde denetlemez, ama normalde onun istekleri hüküm sürer. Scott’a göre, iktidarın hem açık hem de gizli olarak teşhir edildiği bir örnek ritüellerdir. Açıktır, çünkü gövde gösterisi yapılmaktadır; gizlidir çünkü ortada açıkça tahakküm uygulaması söz konusu değildir. Hâkim olan grup, iktidarının sürdürebilmek için birtakım kuralların uygulanmasını sağlar ve birtakım ritüellerle (örneğin geçit resmi) iktidarını ve tahakkümünü teşhir eder. Aslında gücün ve tahakkümün teşhiri, Foucault’ya (2001) göre 1757 ve 1837 arasındaki cezalandırma arasındaki en büyük farktır. 1837’de bedene uygulanan işkence ve kamu önünde teşhir kalkmış görünür. Modern toplumda tahakküm süreklidir ama sessizlik içinde işler demektedir Foucault. İktidar, görünüşte güce ve şiddete başvurmaz ve “beden”e daha az acı verir. Özetle, bedenin acı çektirilmesi değil, eğitilmesi ve disipline edilmesi istenir. Hem Foucault, hem de Scott, atomize toplum ve atomize tebâ arasında tahakkümün daha etkili olacağını ve direnişin en aza ineceğini belirtir. Scott’a göre gizli senaryonun üretilebileceği toplumsal ortamların kaldırılması, kişilerin atomize olmaları ve sıkı bir gözetim altında tutulmaları koşullarının gerçekleşmesine bağlıdır. Bu durumlar gerçekleşmedikçe –ki Scott’a göre feodal-ilkel düzeyde bu çok zordur- iktidarın kamusal senaryosu açısından ikna değil, itaat için korkutma ve yıldırma söz konusu olur. Bu, hâkim olan açısından cesaret artırmaya yönelik bir tür “ön hipnozdur.” Yoksa, tâbi olan gizli senaryo olanağına sahip oldukça, gizliden gizliye direniş biçimlerini denemeye devam edecektir. Foucault’ya göre de yalnızlık tam itaatin temel koşullarından biridir. Ancak gayri şahsi iktidar teknolojilerinin beden ve ruh üzerindeki etkisi, düzenin korkutmadan fazlasını birey üzerinde gerçekleştirdiği ya da gerçekleştirebileceği izlenimini uyandırmaktadır. Bununla birlikte direniş olanakları Foucault için her zaman mümkündür, çünkü iktidar ilişkileri ortaya çıktığı noktada direniş olanakları da belirir.

Yararlanılan Kaynaklar,

Best, Steven ve Kellner, Dougles (1998) Postmodern Teori: Eleştirel Soruşturmalar (çev. Mehmet Küçük) Ayrıntı, İstanbul.

Foucault, Michel (1995) Ders Özetleri 1970-1982 (çev. Selahattin Hilav) 4. Baskı, Yapı Kredi yayınları, İstanbul.

Foucault, Michel (2001) Hapisahanenin Doğuşu (çev. Mehmet Ali Kılıçbay) 2. Baskı, İmge, Ankara, 2001.

Rosenau, Pauline Marie (1998) Post-Modernizm ve Toplum Bilimleri (çev. Tuncay Birkan) Bilim ve Sanat/Ark, Ankara.

Sarup, Madun (1997) Post-Yapısalcılık ve Postmodernizm (çev. A. Baki Güçlü) Bilim ve Sanat/Ark, Ankara.

Scott, J. C.(1995) Tahakküm ve Direniş Sanatları. Gizli Senaryolar (çev. Alev Türker) Ayrıntı, İstanbul, 1995.


Sayfa 19

matematiğin de sınırları var

Hakan Parlak www.hakanparlak@gmail.com

‘ Yanıldım,gemiyi kaçırdım’

John von Neumann

19. yüzyılın ortalarından itibaren, matematiğin temelleri, matematiğin hangi yolla yapılması gerektiği, matematiksel nesnelerin ne olduğu konuları sorgulanmaya başladı. Matematiğin mutlak doğru değişmeyen tutarlı ve tam olduğu düşüncecinin herkes tarafından kabul edilmesine rağmen bazen ortaya bir türlü cevap bulamayan sorunlar çıkıyordu. Örneğin George Cantor’un mükemmel gibi görünen kümeler kuramını Bertrand Russell’ın meşhur paradoksu sarsmıştı. Bu paradoksta Bertrand Russell: ‘ Kendi kendisinin elemanı olmayan bütün kümelerin kümesini düşünün. Ve sonra şunu sorun, “Bu küme, kendisinin bir elemanı mıdır yoksa değil midir?” Eğer kendisinin bir elemanı ise, o halde kendisinin elemanı olmamalıdır.’ diyordu.

Artık matematiğin belli temellere oturtulması gerektiğine inanan Alman matematikçi Hilbert 20. yüzyılın başlarından itibaren matematiğin tümünü bütün akıl yürütmeleri ve sonuç çıkarmaları biçimselleştirmeyi önerdi ve bu yolda çalıştı. Eğer kusursuz gibi görünen akıl yürütmeler sonucunda sıkıntılı ya da çelişkili sonuçlara ( paradokslarda olduğu gibi ) ulaşıyorsak çözüm için sembolik mantık kullanılmalıdır. Yapay bir dil oluşturarak bu dille daha kolay ve dikkatli düşünülebilir. Böyle düşünen Hilbert önce aksiyomatik yöntemin önemini vurguladı. Sembolik mantığı da kullanarak bir önermenin ya tamamıyla doğru ya da tamamıyla yanlış, ikisinin arasında bir şey olmadığını, biçimsel aksiyomatik sistem içerisinde formüle edilen bir ispatın mutlak olarak açık ve tamamıyla pürüzsüz olması gerektiğini vurguladı. Başka bir deyişle Hilbert, oyunun kuralları, tanımlar, temel kavramlar, gramer ve dil-oyunun bütün kuralları-konusunda tamamıyla net olmalıyız ki matematiğin nasıl yapılacağı üzerinde uzlaşabilelim diyordu. Pratikte, bu tür bir biçimsel aksiyomatik sistemi kullanmak çok zahmetli bir iş olacaktır, fakat bu sistem felsefi olarak önemlidir. Çünkü böylece matematiksel akıl yürütmenin herhangi bir parçasının bütün sorularının doğruluğu bir defada çözülecektir. Hilbert bir aksiyomlar kümesine ve bu biçimsel dile sahip olmayı önerdi. Bu biçimsel sistem, hepimizin üzerinde anlaşabileceği ve bütün matematiksel akıl yürütmeleri içerecek mükemmel bir sistem olacaktı!

Bundan sonra oyunun bütün kurallarını bilecektik.

Hilbert’in Matematiğin tümünü biçimselleştirme çabası ve böylece tüm matematikçilerin görüş ayrılığı yaşamadan çalışma yapma şansı maalesef boşa çıkmıştır. Hilbert’in planının işlemesi ve daha kötüsü işleyebilir hale getirilmesi bile imkânsızdır.

Bu sonuca 1931 yılında ulaşıp ortalığı sarsan ve Hilbert’e en mutsuz ve şaşkın günleri yaşatan kişi Kurt Gödel ‘dir. Gödel bir sistemin tutarlı olup olmadığının o sistem içinde kanıtlanamayacağını kanıtlamıştır. Şunu söylüyordu: Herhangi tutarlı aksiyomlar kümesi verildiğinde bu kümenin içinden türetilemeyecek doğru aritmetiksel önermeler vardır. Bu sonuç, matematiğin tutarlı olduğunun kanıtla-namayacağının kanıtıydı. Dolayısıyla, kendi içinde kapalı bir sistem oluşturduğu sanılan Hilbert formalizminin çöküşü anlamına geliyordu. O zamana kadar kimse Hilbert’in yanılmış olabileceğini düşünmüyordu. Ancak Gödel’in kanıtı ile anlaşıldı ki içinde bir şeyin doğru olup olmadığını duru ve açık kılacak, bütün matematiksel gerçekliği kapsayacak, bir kurallar kümesi üzerine anlaşıp matematiğin tümü için biçimsel bir aksiyomatik sisteme sahip olacak hiçbir yol yoktur! Böylece Gödel, Hilbert’in sonuçlarının ulaşılmaz olduğunu göstermiştir.

Gödel’in ulaştığı sonuçların önemi, henüz tümüyle anlaşılamamışsa da çok geniş kapsamlı olduğu bilinmektedir. Bu sonuçlar matematiksel felsefeye yön vermiş, yeni sorular ortaya çıkarmış ve bu sorulara cevap veren yeni sonuçlar doğurmuştur. Fakat bilinmesi gerekenler her zaman var olacaktır.. Belki bu da Gödel sonuçlarının bir yorumudur.


Sayfa 20-21

modernizm’in (modernleşmenin) tarihi

Bülent Berksan

(önceki sayıdan devam)

Yine “Modernite idea”sına dönelim. Rönesans dönemi hatta ona öncel Hümanizma’nın ilk düşünürleri yavaş yavaş sahneyi hazırlamaktadır.

Modernliğin başlangıcı üzerinde biraz daha duralım:

Moderniteye ilişkin en önemli sorun, modernitenin ne zaman başladığı ve kendisini nasıl kurduğudur.

Zamana ilişkin sorun, bir tarihyazımı sorunu ya da kronolojik bir konu değil, bir gösterim sorunudur.

Kendini kurmaya ilişkin sorun ise bütünüyle tartışmalı bir karaktere sahiptir. Ancak her iki sorun da modernitenin belirlenimiyle ilgilidir ve giderek modernitenin gerçek tabiatı haline gelecek bir kararsızlık (Bauman, 1990) ya da bir müphemlikle (Levıne, 1985) kayıtlıdır

Yeni bir çağı işaret eden modernite teriminin kullanılışı, mekanını Kantçı evrensel tarihte bulacak, bu tarihe Hegel yeni bir şekil verecekti .

Latince modernus, Hıristiyanlık döneminin pagan döneminden farklı bir karaktere sahip olduğunu vurgulamak üzere kullanıldı. Dolayısıyla modernitenin tarihsel içeriği, kavramın dönemsel kullanılışıyla bir arada varoldu ve ilkin Hegel’ce “yeni dünyayı, Renaissance’ ı ve Reformasyon’u orta çağlardan ve çoğuncası da Grek antikitesinden

ayrıştırmak için’ (Habermas, 1987 5) geliştirilmişti.

Modern za