Bir Mektup

Marcel Proust
Çeviren: Dila Altındiş

 

“03 Ekim 1893'te Paris'te ölen Dostum Willy Heath'e, Huzur içinde yattığın Tanrı'nın katından... ölümü zapteden, ondan korkmamızı önleyen ve neredeyse onu sevdiren şu gerçekleri göster bana. Antik Yunanlar ölülerine kek, süt ve şarap getirmekteydiler. Daha zekice olmasa da daha ince bir yanılsamayla baştan çıkarılan bizlerse onlara çiçekler ve kitaplar sunarız. Bu kitabı sana sunuyorum çünkü, ilk olarak, bu bir resim kitabı. "Efsane"lere rağmen, okunmasa da, en azından bütün sadeliği içinde, bana bu fevkalade hediyeyi vermiş olan büyük sanatçının hayranları tarafından gözden geçirilmiş olacaktır. Alexandre Dumas'dan (genç olanı) bir alıntıyla denilebilir ki "Tanrı'dan sonra gülleri en çok yaratmış olan odur." Monseiur Robert de Montesquiou, hala basılmamış mısralarında ona, o hünerli ciddiyetiyle, o hükmeden usta dokunaklılığıyla, bazen on yedinci yüzyılı anımsatan o özenli düzeniyle övgülerini yollamıştı. Çiçeklerden bahsederken ona şöyle dedi: Fırçalarını eline alman, onları açmaya zorlar. Sen, onların, biri öldürürken diğeri ölümsüzleştiren Vigee'si ve Flora'sısın. Ona düşkün olanlar seçkin olsalar da bir kalabalık oluştururlar. Onların senin adını; bilmek için zaman bulamamış oldukları ve hayranı olacakları insanın adını ilk sayfada görmelerini istedim. Ben şahsen, sevgili dostum, seni çok kısa tanıdım. Seni, Bois de Boulogne'da, beni fark ettiğin ve ağaçların altında, düşünceli zarafetini paylaştığın Van Dyck aristokratlarından biri gibi, ayakta fakat, dingin beklettiğin sayısız sabahtan birinde buldum. Aslında onların zarafeti, seninki gibi, bedenlerine giysilerine olduğundan daha fazla yerleşmiş ve bedenlerinin kendileri bu zarafeti kabul etmiş ve bunu ruhlarından alıyor gibi görünürler: bu manevi bir zarafettir. Her şey, rastlantısal olarak, Van Dyck'in, bir çok kez gölgesinde bir kralın gezintisini yakaladığı o melankolik benzerliği vurgulanmasına katkıda bulundu. Onun için oturanların çoğu gibi erkenden ölmek zorundaydın ve gözlerinde onlarınkine benzeyen, önsezilerin kasvetinden boyun eğmeye dönüşen yumuşak ışık görünüyordu. Ama eğer Van Dyck'in sanatı haklı olarak, senin gururunun zarafetiyle methedilebilirse, tinsel yaşamının esrarengiz keskinliği aslında Da Vinci 'den geliyordu. Sık sık, parmağın havada, anlaşılmaz gözlerinle gizlediğin bilmeceye gülümserken Leonardo'nun baptisti Saint John'a benzerdin. Biz, birlikte daima daha fazlasını yaşamak için, seçilmiş ve yüce gönüllü kadın ve erkeklerin çemberi içinde, kötü alışkanlıklardan, budalalıklardan ve onların bayağı idaresinde güvende olmanın kötülüğünden yeterince uzak bir rüya, neredeyse bir plan tasarladık. Yaşamın, dilediğin gibi, yüce bir esin gerektiren o çalışmalardan biri olacaktı. İnançtan, dehadan alabileceğimiz gibi sevgiden esin alabilirdik. Ama bunu sana verecek olan ölümmüş. Ölümde ve onun yaklaşmasında bile, yaşamda varolmayan bir "zarafet", gizli kuvvetler ve saklı erekler vardır. Tıpkı sevgililerin aşık olduğu, tıpkı şairlerin şarkı söylemeleri gibi hasta insanlar kendilerini ruhlarına daha yakın hissederler. Hayat, sonsuza değin ruhlarımızı inciten, bizi fazlasıyla sıkıştıran sert bir şeydir. Dizginlerin bir an için gevşemesiyle, hazlar apaçık deneyimlenebilir. Ben küçük bir çocukken, sefil yazgılı Nuh' tan başka kutsal kitaba ilişkin hiçbir figür bana daha ıstıraplı görünmezdi. Sonraları, sık sık hastalandığımda ben de, 'Nuh'un gemisin'de uzun günler geçirmek zorunda kaldım. Şimdi anlıyorum ki, Gemi'nin kapalı ve dünyanın geceleri örtük olmasına rağmen Nuh dünyayı, gemi'den gördüğünden daha açık göremezdi. Hastalığım başladığında, beni terk etmeyen, her gece yanımda olan annem "gemi'nin kapısını açtı" ve gitti. Yine de güvercin gibi "o akşam döndü." O zaman tamamen iyileştim ve O, tıpkı güvercin gibi "geri dönmedi." Yeniden yaşamaya başlamak, kendimden uzaklaşmak, anneminkinden daha haşin sözleri dinlemek zorundaydım; dahası bu noktaya kadar nazik olan sözleri artık eskisi gibi değil, hayatın, bana öğretmesi gereken sorumlulukların şiddetiyle damgalanmıştı. Uzaklara kanat çırptığını görüp Tufan'ın nazik güvercinini ve Patrik'i nasıl düşünmez, dünyanın yeniden doğuşuna sevincimle karışan hüznü hissetmezdim. Hayatın boyun eğişinin zarafeti, çalışmayı, şeytani arzuları erteleyen, gerçek "Tanrı'nın Ateşkesi"nin, bizi ölümün-ve "onun kibirli ziyneti ve perdesiyle ezilen" büyüsünün, müdahaleci bir elin düzenlemeyi üstüne aldığı; bir annenin ve bir dostun, sık sık kendi üzüntülerimizin aksi ya da zayıflığımızın arzuladığı koruyucu bir jest gibi görünen sadakatinin, hastalığımızın eşiğinde duraksayacak olan sevimli belirtileri - ötesindeki gerçekliğe yakınlaştıran hastalığın “lütfu”. Seni, gemi'deki güvercinin sürülmüş torununu, kendimden çoğu kez uzak hissederek kederlendim. Ve aramızdan kimin, sevgili Willy, senin olduğun yerde olmayı istemediği anlar olmuştur. Hayata karşı o kadar çok vaatler veririz ve öyle bir zaman gelir ki, hepsini yerine getiremeyeceğimiz için ümitsizliğe düştüğümüzde, mezarlara döner, ölüme, "gerçeğe dönüşmekte zorluk çeken yazgılara yardım yetiştiren ölüme" sesleniriz. Ama ölüm bizi hayata verdiğimiz vaatlerden muaf tutarken, kendimize verdiğimiz, özellikle en mühim olan vaatten muaf tutamaz: yani, değerli ve layığıyla yaşamak. Hepimizden daha ciddi olan sen, sadece kalbinin saflığından değil ama en tabii ve en keyifli neşenden dolayı ayrıca en çocuksu olanımızdın. Charles de Grancy'nin imrendiğim bir yeteneği vardı: Okul günlerimizi hatırlatırken, asla uzun süre uyuşmayacak ve tekrar asla duyamayacağımız kahkahalar uyandırırdı. Ben yirmi üç yaşında, bu sayfalardan bir kaçı yazılmışken, diğerleri ("Violente" ve neredeyse "Fragments of Commedia dell'Arte"nin tamamı) yirminci yaşıma denk gelir. Onlar şu anda durgunlaşan çalkantılı bir hayatın kibirli köpüklerinden başka bir şey değildi. Bir gün benim de hayatım, Müz'lerin kendilerini görmek isteyecekleri, gülümsemelerinin yansımalarını ve su yüzündeki danslarını görebileceğimiz aynalar kadar berrak olabilse. Bu kitabı sana veriyorum. Sen, ne yazık, eleştirisi korkuya yer vermeyecek tek dostumsun. En azından eminim ki, hiç bir ton özgürlüğü seni hiç bir yerde şaşırtmayacaktı. Narin vicdanlı insanlardan başka hiç bir yerde ölümsüzlüğü resmedememiştim. İyi olanı arayamayacak kadar kuvvetsiz, kötü olandan zevk alamayacak kadar asil olanlar acı çekmekten başka bir şey bilmezler. Ben, bu yüzden bu küçük metinleri sadeleştirmemek için onlardan ancak oldukça samimi bir şefkatle bahsedebilirim. Dilerim gerçek dost, -sırasıyla onlara müziğinin şiirselliğini ve şiirselliğinin mukayese kabul etmeyen müziğini vermiş olan- meşhur ve biricik Üstat ve ayrıca herhangi bir yazından kesinlikle daha dayanıklı ve esinli sözcükleri olan Monsieur Darlu, büyük düşünür, benim zihnimi ve daha bir çok zihni harekete geçirmiştir. Umarım bu son sevecenlik hatırasını senin adına sakladığım için beni bağışlarlar ve umarım farkına varırlar ki ne kadar sevilen ve büyük bir adam olursa olsun yaşayan bir adam ancak öldükten sonra şereflendirilebilir.” (Temmuz 1894)

(1896 tarihli “Zevkler ve Günler” adlı eserinden)