‘Aydınlanma', ‘Öteki', ‘Akıl'…

Umut Karagöz

‘ben'den çok söz edilen bir yerde, ‘Ben'in olabilmesi mümkün değildir

‘öteki'den……………………………….

‘tanrı'dan……………………………….

‘iktidar'dan…………………………………

…………………………………………………

 

Ya da konuşamadığımız bir yerde susmalı mıyız? (Wittgenstein). “Orji bitti, şimdi ne yapacağız?” mı diyelim? Ya da ‘nerede bir tıkanma, stasis, varsa orada metastaz vardır' vargısıyla yola çıkıp, ‘simülakr' gerçekliğin yaşandığı , yada öyle sanıldığı, bir yerde böyle yapılmasının mümkün olduğunu kabul mü edelim? Mitsel bir düşman bulup, onu lanetleyelim: Aklı her şeyin yerine koyan, bazılarının tanrısını, bazılarınınsa doğrusunu, hatta aşkını rasyonalize eden AYDINLANMA, mite karşı savaşan, ama mitleşen travesti ironi, trajedi.

Tarihsel bir fenomen olarak ‘Aydınlanma', Kant'ın “Was it Aufklarung?”da: “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu durumdan kurtulup aklını kendisinin kullanmaya başlamasıdır.” diye tanımlanır. Kant felsefesi açısından böyle bir yaklaşım doğal bir çıkarımdır. Çünkü ‘ratio'yu temel alan bir felsefe için bu vargı kaçınılmazdır.‘Özgür birey' tanımı da aklın kılavuzluğuyla gerçekleşecek bir şekilde yapılmıştır. Böylece, Kutsanmış akıl özgürlüğün garantisi olarak gösterilmektedir. Horkheimer'in ‘otokratik özne' olarak vurguladığı bu belirlenim, ona göre, Kant, Sade ve Nietzsche'de görülmektedir. Sade ve Nietzsche'nin bu açıdan ayrı, özellikle Kant'dan, değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Öte yandan, Horkheimer'da eriyik halinde Nietszche felsefesinin izlerini görmek mümkün. Özellikle yapılan yanlış değerlendirmelerden kaçınarak. Çünkü farklı cümleleri bağlamlarından kopararak, sonsuz farklı noktalarda birleştirmek her zaman mümkün olabilmektedir. ‘Otokratik özne' ye geri dönersek, özne&nesne probleminin çıkış noktası ‘Aydınlama'dır. Adorno'nun ifadesiyle özgürlükçü bir epistemeyle nesneye daha farklı bakılmalıdır.

Horkheimer “Akıl Tutulması”(The Eclipse of Reason) da ‘true reason as rationality' tanımını ve öznel ve nesnel akıl ayrımını yapmıştır. Sorun, öznel akıl için en iyi sonuçları yaratacak durumların “akılcı” (reasonable) olarak nitelendirilmesinde yatmaktadır ki, öznel aklın anlamını yitirip, kendi için yararlı (functional) olanları daha akılcı görmesinde yatmaktadır. Böylece “Düşünce, düşünce olmayan bir şeyle, üretim üzerindeki ya da toplumsal davranışlar üzerindeki etkisiyle ölçülmektedir.”(syf.87,Akıl Tutulması”). Ancak, bu haklı yorumu Nietzsche felsefesiyle bir anlamda ilişkilendirmek, düşünme şekli bile olsa, bağlam açısından ilintili değildir. Hitler'in ‘Kampf ‘ından onun felsefesini sorumlu tutmak gibi vahim bir saptamadır. Aynı tutum, Sade'ın ‘Erdemle Kırbaçlanan Kadın' romanındaki kurgudan hareketle, Sade'ın düşüncesinin nüansını görmeden, farklı bir bağlamda değerlendirilmesinde de görülmektedir.

Nietzsche'nin ‘doğruluk' teorisinin faydacı bir tonda olması bu yorumların nedeni olabilir, öznel aklın anlamını yitirmesi noktasında. Ancak, Nietzsche'nin salt ‘doğru' peşinde koşan felsefe sistemlerini yıkan özelliğini göz önünde bulundurularak, ‘doğruluk' teorisi değerlendirilmelidir. Mitselleştirme, daha geniş düşünürsek, insanların bu şekilde düşünmeye meyyal oluşunun bir sonucu mudur? Bilinmeyeni, tanıdık kılma çabası. Yoksa yılmadan felsefe sistemleri üreten ideolojilerin, doğayı, insanı, doğruyu ve genel anlamıyla yaşamı sınırlayan tutumunun bir itkisi midir? İdeal, homojen bir toplum yaratma isteği; kentleri ve sanatı da dahil olmak üzere.

Bilimsel yöntemin, ‘Aydınlama'daki ve mantıkçı positivistlerdeki anlamıyla, insanla ilgili konulara uygulanmasının, onun özgürlüğünü bastırmakla eş değer olduğu gerekçesiyle Frankfurt okulu tarafından karşı çıkılmıştır. Bu anlamda, Adorno ve Horkheimer nesnel bilimsellik kılıfı altında varolan düzenle anlaşan tüm toplum teorilerine karşı çıkarlar. Bu düşünce, ‘rational' yapı saplantılı ‘Aydınlama' düşüncesine karşı çıkıştır. Bu açıdan Nietzsche'nin tutumu aşikardır.

‘Öteki', karanlık olan bilinemediği söylenen…Adorno, Negatif diyalektikle “ancak nesnenin-öncelliğine geçmekle diyalektiğin maddeci kalınabileceğini” söyler. Öteki: Düşünceye, özdeşliğe ve tanımlamaya indirgenemeyendir.“Önemli olan öteki ilkesinin korunmasıdır (syf.33-önsöz-, Akıl Tutulması). Araçsallaşan akıl, muğlaklaşan öteki, aklın egemenliği altındaki doğa ve ‘insanın' boyun eğdirilmesi: Öncelikle yapılması gereken, ‘Aydınlama' nın mirası olan, “zincire vurulmuş” düşüncenin esaretine son vermektir (syf.144, Horkheimer).

Aklın ‘Aydınlama'yla bir anlamda paralize edilmesi ve gerçekliğin ‘simülasyon' olduğunu söyleme düşüncesi, özellikle düşünme biçimine yönelik yapılan eleştiri bakımından Paul Tillich'in “Courage to Be” de değindiği, insanların gerçekliği farklı bir şekilde kurması ve onu daha sonra gerçek sanma ediminde, kendisini gösteririr. Bu düşünce, “simülakrın hakikati gizleme şansı yoktur. Simülakr hakikat demektir” ifadesiyle örtüşür niteliktedir. Önceden gerçeklik var mıydı? Doğrudan bahsetmek, mutlak veya relavist anlamda, ne derece mümkündür? Ve bundan hareketle araçsallaşma fikrinin şeffaf bireyler oluşturması neme nem bir kötülüğün ürünü olsa gerek?

Öte yandan, Doğuda Shayegan'ın ifadesiyle ‘Aydınlanma' ya kurtarıcı rolü yüklenmek istenmesi, bir anlamda düşünme şeklinin nasıl yaralanmış olduğunun bir göstergesidir. Farklılığı, fark edememe paralize olmanın ötesinde dumurun son biçimidir. Buradan hareketle ‘öteki'ye baktığımızda, farklılığın ortadan kaldırılması ve “yadsınan tüm ötekilik hayaleti kedini yıkan bir süreç olarak diriliyor. Bu da kötülüğün şeffaflığıdır” (syf.127, Baudrillard”). Her şeyin ‘ideal' düşüncesi üzerine kurulması, homojen bir toplum yaratma anlayışı ve aynı bireyler, prototipler. Bunun sonucu olarak sahteliğin bir değer olarak sunulmanın ötesinde toplum dokusunda yer etmesi, hala kafası teorilerle dolu bir boşluk içinde tipler yaratma düşüncesindekilerin, bu durumun farkında olmasını sağlamıyor mu? Yadsıma ve ‘öteki' nin patlaması. Hayattan, yaşanan gerçek , bir durum: Danimarka'da yayın yapan STOP TV adlı bir kuruluşun, Avrupa'da yaşayan farklı etnik orijinli insanların, evlerine bazı şeylerin cazip kılınarak- işsizlik sigortası, ücretsiz kablolu televizyon..vb.-, evlerine bir anlamda hapsedilmeleri önemli bir göstergedir.”Ötekinin kökünü kazımak için girişilmiş olan - bu anlamdaki - şeylerin ışığında, ötekinin yok edilmezliği, yani ötekinin sürüp giden kaçınılmazlığı aydınlanıyor” (syf. 150, Baudrillard). “Kökten ötekilikte” fünyeyinin patlatılmasına benzer. Felsefeye bu noktada gerek Baudrillard gerekse Horkheimer tarafından yüklenen rol, ‘Aydınlama'daki aklın ‘özgür' bireye olan kılavuzluğundan ziyade, “kendini tanımak veya nereye gittiğini bilmek değil, ötekinin gittiği yere gitmektir. Kendi kendini düşlemek değil, ötekinin düşlediğini düşlemektir.”(syf.170, Baudrillard). Önemli karanlık ideolojilerin ve teorilerin kurguladığı özne, toplum ve doğa gibi kutsanmış nosyonlardan uzak durmaktır, araçsallaştırmamak kaydıyla.

“Bütün teoriler karanlıktır/gridir”

(“Grau, teuer freund, alle theorie sind”)

Faust, Goethe.

Baudrillard'ın bir çözümümsüzlüğünden yakınmak, hala çözüm sunan reçeteler peşinde koşan bir düşünme şeklinin, belki de en iyi göstergesi. Baudrillard'ın doğasına aykırı olanda bu aslında. Farkında olmak, tıpkı Dünyanın dönme hareketinin ,Kopernik sisteminde olduğu gibi, kabulündan sonra sürekli midesi bulanan kişinin hezeyanında olduğu gibi çoğu bünyede tepkimelere neden olacaktır. Nede olsa:

“korku,

acıya filozoftur.

kendi taklidine asıl olma!”

 

Kaynaklar:

•  Baudrillard, J.: Kötülüğün Şeffaflığı , çeviren:Işık Ergüden, Ayrıntı Yayınları, 1993.

•  Gur-Ze'ev, I.: The Frankfurt School and the History of Pessimism , Jerusalem, 1996.

•  Gökberk, M.: Felsefe Tarihi , syf.325-330, Remzi Kitabevi,1996.

•  Horkheimer, M.: Eclipse of Reason , New York, 1974.

•  Horkheimer, M.: Akıl Tutulması çeviren:Orhan Koçak, Metis Yayınları, 1986.

•  Horkheimer, M.& Adorno T.W.: Aydınlanmanın Diyalektiği , çeviren: Oğuz Özügül, Kabalcı Yayınevi, 1995.

•  Shayegan, D.: Yaralı Bilinç , çeviren: Haldun Bayrı, Metis Yayınları, 1991.