"Usunu kullanma cesaretini göster!" - Immanuel KANT

 


MODERNİZM VE MODERNİTE

Bülent Berksan


Ülkemizde 1970'lere kadar, özellikle kent kökenliler “modern” olamaya gayret ederlerdi. Modernliğe yaklaşımlar da farklılıklar gösterirdi.
Son on yıllarda Postmodernizm olgusu ile birlikte modernlik tartışması yön değiştirdi. Yine aynı gruplar arasında anti-modern bir karşı tez de tartışılır hale geldi. Kendilerini muhafazakar olarak nitelendirenler de kendi bağlamlarında bu tartışmaya katıldılar.
Kültür Felsefesi bağlamında , modernizmi açmaya yönelik bazı sorular sunuyorum.
1.Modernizm ve modernite farklı kavramlar mı?
2.Batı modernizmi ne zaman başlıyor. Günümüzde hangi aşamada.?
3.Modern olmaktan ne anlıyorsunuz?
4.Modernizm sona erdi mi?İkinci Modern dönemden söz edilebilir mi?
5.Sizce modernizmin alternatifi nedir?
Bu soruları yanlış-eksik-yetersiz buluyorsanız, yeni soru ve yanıtlarla konuya yaklaşabilirsiniz.

“Modernizm” konusunu aynı başlık altında gündeme getirmiştim. Bu defa daha iddialı bir vurguyla (pek adetim değil ama) konuyu yeniden canlandırmayı düşündüm.

Forumda yer alan konu ve yorumların büyük bir kısmının doğrudan veya dolaylı olarak “modernizm” kavramıyla(ileride bu kavramın neliği üzerinde bir çok tanıklıklara başvuracağız) ilişkili olduğunu düşünüyorum. Uygarlıktan, ilerlemeden, çağdaşlıktan, gerilikten, gericilikten , tutuculuktan , toplumculuktan, bireycilikten söz eden yaklaşımlar da aynı şekilde modernizm ile ilgili. Tüm ..izm'ler de öyle. Çağdaş felsefe de yine modernist ortamın bir ürünü. Doğa ve insan bilimleri de aynı şekilde.

Beyaz adamın ayak basıp da izini bırakmadığı bir yer olmadığını söylüyorsak, yine modernizmin(modernitenin!) her yerde olduğunu kabul ediyoruz demektir.

Kara Afrika da içinde olmak üzere tüm coğrafyalarda yaşayan, karşıtları da(yerel ve gelenekçi) içinde olmak üzere, aydın dediğimiz insanların kültürel dünyası bir şekilde moderniteden beslenmiştir.

Ulus Devlet, ulusçuluk, sömürgecilik ve diğerleri yine modernizmle açıklanabilir.

Modernist uzam kimilerimizin hapishanesidir. Ondan kurtulmak için “ufo” ları bekleriz. Eski çağların uygarlık kalıtından büyüsel kurtuluş reçeteleri derlemeye çalışırız. Tekdüze, soğuk, akılcı yaşamımızı renklendirmek için olmadık çarelere başvururuz.

Tutkularımızı sınırlandıran yasaklar, çağdaş “tabu”lar , özgürleşen ruhumuzun girdiği çıkmazlar da modernizmin ikliminde olgusallaşır.

Modernliğin aynı zamanda da düşmanıyızdır. O altımızdaki kaygan zemindir. Durağanlığa dayanan huzurumuza bir tehdittir. Geçmişimizi, şimdimizi, geleceğimizi karmaşıklığa sürükleyen bir tehdit…

 Ve son olarak “postmodernizm” i anlamak da , “post” un altında ne olduğunu görebilmekle bağlantılı... yani modernizmle.

Kullanacağım temel kaynak: “Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor” adlı yapıt. 1981 basımlı, postmodernist dönemin şafağında yazılmış. Yazarı, Mashall Berman Siyaset Teorisi ve Şehir Sosyolojisi dersleri veren bir Amerikalı.Bizde ilk baskısı 1994 yılında İletişim Yayınları tarafından yapılmış.

Bu kitabın, önsöz ve sunuş yazılarını okuduğumda aynı ortak alanda devinen bir yanım olduğunu düşündüm.. Bu ilginçti, çünkü ben bu coğrafyanın bir insanı olarak, batıda yaşamadığım halde düşünsel olarak benzer merakları , kaygıları ve soruları paylaştığımı gördüm.

Halkı –şimdi hangi mesafede olursa olsun-, bugünkü Türkiye coğrafyası 1850 ‘lerden itibaren modernizmin etki alanına girmeye başlamıştır. İleride bu geçişin, bir resmini de vermeyi düşünüyorum. Tabi bu içselleştirilmeyen, gölge bir modernizm olmuştur. Büyük kitle olan bitenin tam bilincine varamamıştır. Aslında modernleşen kesimler de işin özünü algılayacak verilere sahip değildiler. Çünkü modernizm ağacının kökleri başka coğrafyadaydı.

 Bu başlıkta nasıl bir yöntem izleyeceğime tam karar veremedim. Bir dizi metinden alıntılar ile ilerlemeye çalışacağım. Seçtiğim metinler ile modernizmin bize nasıl göründüğünü değil, ne olduğunu yakalamaya(anlamaya) çalışacağım. Yüceltme veya yerme içeren , yan tutan yorumlar yapmamaya özen göstereceğim. Seçimlerimin öznelliğine yönelik eleştiriler ise büyük ölçüde haklı olacaktır.

Bu konuyu sürekli bir okuma olarak tasarlıyorum. Ana metne başka metinden girişler, geriye dönüşler, görsel bazı açıklamalar, site ve forumdan bağlantılar v.s. Hemen belirtmeliyim ki uzun okumaları da içeren bir sürece katlanmak gerekecek.

 Bir metinden yola çıkarak tüm bir süreci her yönüyle göstermek zaten beni aşmaktadır. Meraklıları için yeni sorular sormayı ve yeni okumaları gereksindirdiği ölçüde verilen emeğe değmiş olacaktır. Modernizmin neliğini merak edenler buyurun...(Bu merakın ne kadar giderileceğini ben de bilmiyorum. Çünkü metni (metinleri) sizlerle beraber yeniden okuyacağım.

Tekrar belirtmeliyim ki, niyetim moderniteyi olumlamak ve geleneği onun karşısında ikincil kılmak değil.  

Konunun her aşamasında , metinlerin, slogancı ve ani tepkilere dayanmayan eleştirilere açık olduğunu belirtmeliyim. Kendi bağlantı kuran ve yorum içeren metinlerimi küçük punto ile yazacağım.

 Girişte, kaynak metnimizin “Sunuş”u ile başlayalım.

  SUNUŞ

Kendimi bildim bileli, yani otuz yıl önce Bronx'da “modern bir bina”da yaşadığımı ve “modern bir aile”nin ferdi olduğumu öğrendiğimden bu yana modernliğin anlamını merak etmişimdir. Bu kitapta, anlam boyutlarından bazılarını açmaya, modern hayatın serüven ve dehşetlerini, ikircim ve ironilerini araştırmaya ve kayda geçirmeye çalıştım.

Bu kitap bir dizi farklı okumalar aracılığıyla ilerliyor: bazı metinlerin okumaları -Goethe'nin Faust'u, Komünist Manifesto, Yeraltından Notlar ve daha birçokları; ama bunun yanı sıra mek ve toplumsal ortamları- küçük kasabaları, büyük inşaat alanlarını, baraj ve enerji santrallerini, Joseph Paxton'un Billur Saray'ını, Haussmann'ın Paris bulvarlarını, Petersburg caddelerini, Robert Moses'in New York'u kaplayan otoyollarını da okumaya çalıştım; bir de, Goethe'nin zamanından Marx ve Baudelaire'inkine ve oradan da günümüze dek hayali ve gerçek insanların hayatlarını. Bütün bu insanların paylaştığı, bütün bu kitapların ve mekanların ifade ettiği, modernliğe özgü meselelerin olduğunu göstermeye çalıştım. Bunların hepsi de hem bir değişim -kendilerini ve dünyalarını dönüştürme- istemi hem de hayatın parçalanmasının, çözülme ve dağılmasının doğurduğu dehşetin etkisiyle harekete geçiyorlar. Hepsi de “katı olan her şeyin buharlaşıp gittiği” bir dünyada yaşamanın heyecan ve korkusunu biliyorlar.  

(Not:Berman Modernliğin sürecini çağının ruhunu yansıtan yapıtların yorumunu yaparak veriyor. Ben yeri geldikçe özet alıntılar yaparak aktarmaya çalışacağım-anlamak)

Modern olmak, paradoks ve çelişkilerle dolu bir hayatı sürdürmek demektir. Çağdaşlık, ortak yaşamları kontrol etme ve çoğu zaman yoketme gücüne sahip devasa bürokratik örgütlerin gölgesi altında yaşamak, ama gene de bu güçlerin karşısına çıkmaktan, dünyayı değiştirmek ve bizim kılmak için savaşmaktan bir an olsun caymamak demektir

Aynı zamanda hem devrimci hem de muhafazakar olmak, yeni deneyim ve serüven olanaklarına kucak açmak, ama bir yandan da çoğu modern serüvenin yol açtığı nihilistçe derinlikler karşısında korkuya kapılmak, her şey buhar olup giderken bile gerçek bir şeyler yaratıp onlara tutunmak istemiyle yanıp tutuşmak demektir

Hatta denebilir ki tam anlamıyla modern olmak biraz da antimodern olmak demektir

Dostoyevski'nin zamanından günümüze dek modern dünyanın potansiyellerini kavramak vekucaklamak, onların doğurduğu kimi ürkütücü gerçeklikler karşısında korku ve tiksintiye kapılmadan mümkün olmamıştır Bu yüzden, büyük bir modernist ve antimodernist olan Kierkegaard'ın dediği gibi en derin ciddiyet, kendisini ironi aracılığıyla ifade etmek zorundadır. Modern ironi' bir yandan en büyük sanat ve düşünce eserlerine can verdi, bir yandan da milyonlarca sıradan insanın gündelik hayatına girdi.

Bu kitap bu eserleri ve hayatları biraraya getirmeyi, modernist kültürün ruhsal zenginliğini sokaktaki modern insana ulaştırmayı, hepimiz için modernizmin aslında gerçekçilik olduğunu göstermeyi amaçlıyor .

  Modern hayatı dolduran çelişkileri çözmeyecektir bu; ama onları anlar ve bu sayede bizi biz yapan güçlerle, boğuşur ve didişirken açık ve dürüst olmamıza yardım edecektir.

Marshall Berman

Bu sunuş yazısından sonra sıkıcı da olsa bazı kavramlar üzerinde durmak durumundayız. Bir İmkan Olarak Modernite (Ahmet Çiğdem) nin, “modernite ideası” başlığından alıntılıyorum.

Modernite onbeş ve yirminci yüzyıllar arasında yer alan entelektüel, kültürel ve estetik dönüşümün bir sonucudur Bu modernitenin devam eden bir süreç olduğu anlamına gelir.

Modernleşme toplumsal modernitenin kurumsal altyapısıdır; endüstrileşmeyi ,pazar sistemlerinin oluşumunu, bilimsel devrimi, teknolojik ilerlemeyi ve ulus-devletin gelişimini ihtiva eder. Sosyolojik söylemi tahakkümü altına alan işlevselcilik ve onun bir varyasyonu olarak modernleşme teorileri, modernizasyonun lehine olmak üzere modernite ve modernizasyonu birbiriyle özdeşleştirmektedirler .

Modernizm her zaman estetik bir konumu ima eder ve bu halde modernitenin ayrılmaz bir parçası olan estetik alan içerisinde incelenebilir Modernizm ‘estetik özbılinç ve düşünümselliğe” dayalı ‘özgün formlara sahiptir.

Yine ısınma düşünmeleri içinde birkaç değinme daha yapmak istiyorum. Modernleşme sürecini verirken ister istemez Rönesans , aydınlanma v.s. “dönemleştirmeler” yapacağız. Dönemleştirme anlatılarına bir özeleştiri olarak da yine andığım yapıttan bir bölümü sunuyorum.;

Buna göre modernite çok açık bir şekilde ilkin yazılan, daha sonra bize bilinir kılınan yeni bir tarihsel dönemin varlığına işaret eder. Çünkü “dönem” kavramı modern tarih yazımı tarafından işlevsel kılınmıştır ve her dönem “olayların ve vargılarının kompleks birlikler olarak tarihsel donemler ‘de tekilleştirilmesi'? biçimi haline getirilmiştir.

Böylece “öncelik eylemlerden çok durumlara, biçimlerden çok biçimlendirmelere verilir... Bir olay, yarattığı ve tanımladığı olaylar bütünü aracılığıyla tarihsel bir önem kazanır' (Blumenberg, 1991: 459)

Blumenberg tarihte bir anlam bulmaya yönelik çabamızın “tarihsel dönemlerin yaratılmasına” yol açtığını söylemektedir; ancak bu dönemlerin nesnel karşılıklarının bulunup bulunmadığı kesin değildir “Durumların eylemlere, biçimlendirmelerin biçimlere önceliği modernitenin tanımlandığı modernitenin tamamladığı ruhu verir

Modernite tartışmalarında moderniteyle birlikte deneyimlenmiş ve henüz deneyimlenmemiş butun tarihsel dönemlerden farklı bir doneme girdiğimiz gerçeğini unutmamamızda yarar vardır

Bu nedenle modernitenin geçmişe yönelik tekeli, ancak geleceği de tekeli altına aldığında işlevsel olacaktır Burada zaten geçmiş ve gelecek arasında bır seçimi dayatarak kendi özkimliğini Eskiler ve Yeniler arasıdaki tarihsel tartışmalardan türeten modernlik tavrını tekrar canlandırmaya ihtiyacımız yok. Çünkü modernitenin tarihi yokur;üstelik belki modernitenin tarihini yazmak da mümkün değildir. Çünkü modernite bir kere tarihselleştirildiğinde, onun yaratıcı ve cesaretlendirici ruhunu Foucault' nun deyişiyle tarihsel bugünün mahiyetini” (Foucault, 1983: 206) anlamaya girişimini, sadece tarihsel olana giderek doğrulamak gerekecektir.

Burada yaptığım alıntı, sürecin belli başlıklarla daha sonradan bölümlenmesinin yapaylığına ve yapılandırılmasına dikkati çekmek içindi… Ama yine de ileride görüleceği gibi dönemleştirme ile ilerlemeye çalışacağız.

Modernleşmenin ortaya çıkışı, başlangıcı, tarihlenmesi konusunda oldukça farklı görüşler var. Bu görüşlere de değineceğiz.  

Daha yola çıkmadık…

 

Modern nedir?

Bugün, dünyanın her köşesindeki insanlarca paylaşılan hayati bir deneyim tarzı; başka bir deyişle uzay ve zamana, ben ve ötekilere, yaşamın imkanları ve zorluklarına ilişkin bir deneyim tarzı var. Bu deneyim yığınını modernlik diye adlandırmak istiyorum. Modern olmak, bizlere serüven, güç, coşku, gelişme, kendimizi ve dünyayı dönüştürme olanakları vaat eden; ama bir yandan da sahip olduğumuz her şeyi, bildiğimiz her şeyi, olduğumuz her şeyi yok etmekle tehdit eden bir ortamda bulmaktır kendimizi. Modern ortamlar ve deneyimler coğrafi ve etnik, sınıfsal ve ulusal, dinsel ve ideolojik sınırların ötesine geçer; modernliğin, bu anlamda insanlığı birleştirdiği söylenebilir. Ama, paradoksal bir birliktir bu, bölünmüşlüğün birliğidir: Bizleri sürekli parçalanma ve yenilenmenin, mücadele ve çelişkinin, belirsizlik ve acının girdabına sürükler. Modern olmak, Marx'ın deyişiyle “katı olan herşeyin buharlaşıp gittiği” bir evrenin parçası olmaktır. 

Kendilerini bu girdabın tam ortasında buluveren insanlar buraya düşen ilk, belki de tek insanın kendileri olduğunu düşünürler; modernlik öncesi bir “Yitik Cennet”e dair sayısız nostaljik mitosu doğuran işte bu duygudur. Oysa neredeyse beş yüz yıldır, gitgide daha çok, sayıda insan bu girdaptan geçmektedir.