KNUT HAMSUN 'AÇLIK' Aytül TUNÇSİPER
Knut hamsun 'açlık' ya da açlığın tanrı inancına etkileri
Yalnızca kaleminden çıkan yazıları satarak geçimini sağlamaya azmetmiş ancak bir türlü belini doğrultamayan, uçsuz bucaksız talihsizliğini yenemeyen ve büyük şehirde insanlık onurunu koruma mücadelesi veren genç yazar, günler süren açlığın etkisiyle Tanrı'yı sorgular. Romanın kahramanı, büyük bir şehir olan Oslo'da kendi kalemiyle geçinmeye çalışırken pek çok insanla tanışmakta, pek çok kişi ile iletişim kurmakta ve karşısındaki insanlara her zaman "erdemli, onurlu, namuslu, yardımsever" davranmaya çalışır. Ancak hayat O'nu zor sınavlardan geçirir. Kimi zaman yalana başvuracak hatta bundan sanki gizli bir oyun oynarmışçasına keyif alacaktır. Ne yazar olduğu için çevresinden bir takdir ya da destek görmekte; ne de barınma, ısınma, karnını doyurma gibi en doğal gereksinimlerini karşılayabilmektedir.Kaçık, hastalıklı bir genç olmaktan öteye gidememiştir toplumun gözünde... Ve o da sonunda toplumun kendisine yakıştırdığı bu serseri, kaçık ve patavatsız rolü oynamaya başlar. Aynı serbestlikle Tanrı'ya sövmekte ve böylece isyan etmenin, içinde yılların birikimi olan zincirleri kırmanın sonunda meşru bir zemine oturduğunu ve bu bağlamda kendisini bir derece haklı bulduğunu hissetmektedir. Bu da çektiği sefaleti biraz daha katlanılabilir kılmaktadır. Genç Hamsun, aslında bu romanda küçüklüğünün eli maşalı Tanrısı ile hesaplaşır. Umut kırıcı olayların peş peşe yaşandığı öykünün sonlarına doğru şunları söyler: "...sana söylüyorum, ey gökyüzündeki kutsal Baba! Sen yoksun, olsan sana öylesine lanet ederdim ki, göklerin, cehennem ateşleriyle sarsılırdı. Sana söylüyorum; kulluğumu gösterdim sana, reddettin, kovdun beni, ben de sana ebediyen sırt çeviriyorum, çünkü sen, inayet saatini inkar ettin. Sana söylüyorum, biliyorum öleceğim, yine de alay ediyorum seninle, ey gökteki Apis! Sen benim üzerimde kuvvetini gösterdin, ama bilmiyorsun ki, felaketten yılmam ben, bunu bilmen gerekmez miydi? Kalbimi uykularda mı yarattın? Sana söylüyorum; olanca ömrüm, içimdeki her damla kan, seni hiçe saydığından, inayetine tükürdüğünden ötürü bahtiyardır. Bu saatten öteye ben, senin bütün eserlerinden, bütün senden el etek çekiyorum: bir daha seni düşünecek olurlarsa, bütün düşüncelerime lanetler ediyorum; bir daha senin adını anarlarsa, dudaklarımı koparıp atmak, vazifem. Sahiden varsan, sana ömrümde ve ölümümde son sözümü söylüyorum: Hoşça kal! Sonra da susuyor, senden yüz çeviriyor, alıp başımı gidiyorum..." Sözlerini bitirip beklediğinde, tüm heyecanına karşın göklerden en ufak bir yanıt ya da işaret gelmez. Ne yaparsa yapsın; ister ibadet etsin, isterse sövsün, en acı gerçeğin işte bu kıpırtısızlık olduğunu anlar. Genç yazar göklerden sallanan öfkeli bir yumruk görmeyince, hem yıllardır çektiği korkuların yersizliğini sezerek rahatlar, hem de artık sığınacak bir yer kalmadığını anlayarak üzülür. Sonunda farkına vardığı tek şey: "Kendisine yalnızca kendisinin yardım edebileceği" idi. Hayatta kalabilmek için aklını kullanmaya çalışmalıydı çünkü biliyordu ki, şimdiye dek Tanrı'nın kilisesinden alamadığı yardımı bir tek kendi aklından alabilecekti. Genç yazar, artık Tanrı'nın yokluğuna inansa bile ahlaki değerlerinden sapmamaktadır. Kendisine ve insanlığa karşı hissettiği sorumluluk, artık bu tür erdemli davranışları Tanrı korkusuyla değil, salt iç tepkisel nedenlerle yapışı yoldan çıkmasını fazlasıyla engellemektedir. Ara sıra açlık nedeniyle işlediği suçlara bakıldığında; örneğin, bir bakkalın yanlışlıkla kendisine verdiği fazla para üstünü ses çıkarmadan almış, ancak sonra bundan büyük pişmanlık duymuş ve o parayı yoksul bir sokak satıcısına vermiştir. Ya da arkadaşının emaneti olan battaniyeyi çok aç kaldığı bir anda rehine bırakmaya çalışmış, aksi gibi bunu da başaramamıştır. Çünkü battaniye öylesine eskidir ki rehinci bile kabul etmemektedir. Ya da sokakta kaldığı bir akşam, polis evinde gecelerken polislere adını ve mesleğini farklı söylemiştir. Bütün bu yaptıkları, sonradan içini kemirmeye ve tarifsiz azaplar çekmesine neden olmuştur. Sonuç olarak açlığın etkisiyle kendi prensiplerinden sapma gösteren adam, bunun bedelini yine kendi içsel acılarıyla fazlasıyla ödemektedir ki buna vicdan denebilir. Belki de daha önce bu suçların tek caydırıcılığı Tanrı korkusu idi ve adamın günah çıkararak günahlarından temizlenme ya da tövbe ederek rahatlama çareleri vardı, ancak yeni bakış açısı erdemli olmanın bedelini ve sorumluluğunu arttırmış görünmektedir.
|