GOETHE VE SCHILLER: WEIMAR KLASİZMİNİN ESTETİĞİ

Michael MANDELARTZ

 

Bu yazının başlığından çıkardığımız gibi Goethe ve Schiller'i "klasik yazarlar" olarak tanımlamak çok doğru değildir. Aynı şekilde "milliyetçi yazarlar" olarak görülmeleri de yapıtlarının Alman tarihinin klasikleri içinde yer almalarındandır. ingiltere'de ise Goethe ve Schiller, romantik dönem yazarları olarak sınıflandırılmışlar.

Goethe bu çelişkiyi .

tam anlamıyla kavramış ve daha sonraları "Torquato Tasso" da (1790, düzyazı 1780/81) işlemiştir. Hükümdarının emperyalizmine yenik düşen Tasso'nun tam tersine, Goethe "Sturm und Drang" akımından sonra pratik davranışa, yani sosyal hayata etki edebilmeye karar veriyor. Dük Karl August'un 1775'te kendine politik danışmanlık teklifi

üzerine Goethe, yazar kimliğini arka plana atıp, Weimar'a gidiyor. Weimar'da pratik davranış ile "nesnenin kendine" dönmesi teoremi ile yapılan başlangıç italya'da yeni bir edebi akımında öncüsü olmaktadır. Antik ve Rönesans yapıtlarında, Goethe kendi içinde kapalılık gösteren biçimi yakalamaktaydı, onun zamanında sosyal yaşantıdan kopuk yaratılan eserlerde özlenende buydu. Goethe'nin getirdiği yoruma göre, o eserler toplum ile iletişim içindeydi, yoruma açıktı ve sübjektif düşünceden uzaktı. Bir notunda, bu tip eserlerin amacının dolaylı bir yoldan

halka etki ederek, onların kendi kendine tesir etmesini sağlamak olduğunu yazmaktaydı.

Antik sanatın tabi at konusunu işleyişi, yazarın sübjektif fikri, nesnenin keyfi biçimde betimlenmesi değildi, onun doğallığına birebir bağlı kalarak yorumlanmasıydı. Burada sanat kırılamayan zincirlerini, kurallarını aşıp, nesnenin doğallığına bağlı kalarak onun yüceltilmiş bir devamını oluşturmaktaydı.

1787 yılındaki İtalya gezisinde Goethe şunları yazıyor: "Bu değerli sanat eserleri insanlığın oluşturmuş olduğu en yüce doğa yapıtlarıdır aynı zamanda. Onlar sanatı yapanlar tarafından en doğru ve en doğal bir biçimde oluşturulmuşlardır. Keyfi ve hayali düşünceler son bulmuş, sadece ve sadece ihtiyaç duyulana yönelmiş, yani Allah'a..."

Goethe'nin Weimar'da göstermiş olduğu davranışa neden olan bu değil miydi zaten, -modern eserlerin din ve sosyal yaşantıya bağlı kalmadan toplumdan soyutlanmış yazarların özerk hale gelmesi, gerçeğe bağlı kalmamaları... Sanki Goethe modern prensibin öznelliğini ve aydınlanmanın kazandırdığı, 18.yy.ın gerçekçi olmayan doğanın uyumu idealini, toplum ve sanatın yerine koymuştu.

Zaman zaman Karl Philipp Moritz ile İtalya'da estetik üzerine

yapmış olduğu çalışmalarda tas­virin en yüksek prensibinin antik çağın eserlerindeki yolu izlemek olduğunu savunuyor ve bunu Weimar'a döndüğünde "Einfache Nachahmung der Natur, Manier, Stil" (1789) adlı yazısında anlatıyor. Birinci sözcüğün açılımı olarak nesnenin kendi tasviri diyor; ikincinin ise tabiatın nesnelerinin betim­lenmesinin öznenin kendini anlatabilmesi

için kullanılan bir imge olduğu, üçüncüsü ise somut nesnelerin kullanımının objelerin geniş bilimsel araştırmalara dayandırılarak aralarındaki benzerliklerin ortaya çıkarılması düşüncesi diyor. Üçüncü çalışmayı Goethe sanatta ulaşılabilecek en yüksek derece olarak değerlendiriyor, burada doğa ve betimleyen kişi kendini ifade edebiliyor, derin incelemeler sonucu, somut nesne

ve ona ilişkin her şey kavranabiliyor. Burada amaçlanan salt antik örnekleri taklit etmek değil, kendi modern oluşlarını gizlemeden onlara tezat olmayacak şekilde karşılarına yeni eserleri çıkarmaktı.

Kusursuz bir sanat eserinde tabii ki yazarın da katkısı oluyordu Goethe'ye göre ama eserin güzelliğini doğanın verdiği sezilere bağlıyordu. Sanat eseri aynı zamanda doğanın da eseriydi. 1788'de Goethe Weimar'a geri döndüğünde Schiller bir yıldır orada yaşıyordu. Aynı Goethe'nin sanatından uzaklaştığı gibi, Schiller de Weimar'dan uzaklaşmış ve kendini Kant'ın tarih felsefesine, sonunda da estetiğe adamıştı. Geleceği etik bağlamda merak etmenin kişiyi evrensel tarihe ulaştırabileceğine inanıyordu. Tarih yazarı, aklın özgürlüğü en yüksek amaç olarak gördüğünü savunursa, farklı olayların tarihteki yeri anlamını yitirmeyecektir. Akıı, tarih yazarken araç olmaktan çıkıyor, tarihin kendini organize eden bir konuma geliyor.

Schiller'in "aklın tarih teoremi", ileride savunduğu estetiğin teorisinin temellerini atıyor. Goethe doğanın ürünlerinin ve sanatın aralarındaki süreklilikleri ön plana çıkarırken, Schiller doğadaki olayların kaçınılmaz oluşu ve bağımsızlığın öznelliğin prensibini oluşturması arasındaki bağın kopmasını vurguluyor. ilk insan topluluğunun hakkındaki dini risalede, günah vak'asının insanlık tarihinin en güzel ve en büyük olayı olduğu tezini savunuyordu, çünkü bu, insanların güdülerinden uzaklaşmaları demekti. Ağaçtan yiyecek toplamayı idrak edebilmeleri ahlak anlayışının, kendi başlarına varoluşlarının başlangıcıydı. Her ne kadar günah vak'asıyla ahlak dışı davranışlar dünyamıza girmiş olsa da bu, kötülüklerin içindeki iyi olanı çıkarıp gerçekleştirmek içindi. Zamanın akışı içinde doğa ile insan arasındaki uyum akıı ile bilinçleniyor, aynı zamanda da akıı yüzünden masumiyetinden uzaklaşıyor.

Schiller ve Goethe'nin çıkış noktaları birbirleriyle çatışıyor; gerçi her ikisi de yaşadıkları dünyada aklın ve doğanın birbirleriyle orantılı olmadığının farkında ama Goethe geçmişte aklın kaynağının doğanın kendisi olduğu tezi ile dengesizliği ortadan kaldırmaya çalışıyordu,

 

 

Schiller ise tam tersi olan, aklın evveliyatının doğadan daha önceye dayandığı düşüncesini savunuyordu. Fransız devrimi ve 1792'de yaşanan terör olayı, aklın kurallarını toplumsal gerçeklere yansıtmanın imkansızlığını Schiller'e kanıtlamış. Aklın kendini gerçekleştirmesi özgürlüğe, somut tarihsel şartlara gereksinim duymasıyla alakalıydı ve bu ikilinin arasında iletişim sorunu yaşanıyordu. Bu sorunu en sonunda Schiller estetik ile çözmeye çalışıyor:

'Politik kararların aklın sürecinden geçmesi, insanın sayılıp değer görmesi hakikati doğru olsaydı, kanunlar yüceltilmiş olsaydı ve resmi dairelerin temeli özgürlük üzerine kurulsaydı, sanatının bütün güzelliklerine son verecektim ve kendimi aklın hakimiyetine adayacaktım, ama işte bu hakikat beni tereddüt ettiriyor.' (Estetik Mektuplar, 13.07.1793)

Her ikisinin de farklı düşünceleri savunması ve birbirlerine ters düşmelerine Schiller Goethe'ye yazdığı "Geburtstagsbrief" (Doğum Günü Mektubu) ile bir son veriyor ve barışın temellerini atıyor. (23.08.1794)

"Eğer Goethe tek olandan yola çıkarak evrenselliğe ulaşma çabasını sürdürürse, Schiller de evrensel olandan tekil olanı çıkarıp betimlemeyi amaç edinirse, bir gün ikisinin de yarı yolda birleşeceği kaçınılmaz olacaktır" diyor Schiller.