GAZÂLÎ SONRASI DÜŞÜNCE YAPIMIZIN ANATOMİSİ

Zafer BAŞAR

 

Yıllardır tekrarladığımız ve artık dilimize pelesenk ettiğimiz bir hükümdür, Gazâlî sonrası İslam dünyasında ilim-düşünce-fikir in durduğu. Ve hedef de bellidir: İmam-ı Gazâlî. İşte bu yüzden İmam Gazâlî, İslam dünyasında felsefeyi yıktığı ve boğduğu gerekçesiyle bir sürü nâdân tarafından kıyasıya eleştirilir. Ve bu yazarlarca da Farabi, İbn-i Sina, ve bahusus İbn Rüşd Gazâlî'nin karşısına konularak, evvelkilerini Gazâlî'ye ezdirmememiz sıkı sıkıya öğütlenir. Ve özellikle bağnaz(!) Gazâlî'ye karşı Endülüslü rasyonalist İbn Rüşd (Averroes) okumamız salık verilir.

Doğu dünyasında ilim ve felsefe geleneğinin sahibi ve tek mirasçısı olarak kalan İslamî düşüncenin güya sona ermesinin diğer esbab-ı mucibeleri ise 1)İslam dünyasında ilim/ felsefe merkezlerinin Cengiz ve torunları tarafından hâk ile yeksân edilmesi 2) Batılıların/ Haçlıların Doğu'yu yağmalama seferleri 3) Ve bir de Selçuklu istilası(!). Bunlara Gazâlî'nin açtığı skolastizm çığırını da eklediğiniz zaman halka tamamlanıyor. Ve öteden beri tekrarladığımız, bir fikr-i sabit haline getirdiğimiz “Gazâlî'nin hür düşünceyi yıktığı/ boğduğu, diğer sebeblerle beraber İslam ilim-düşünce geleneğinin şerh ve haşiye lere boğulduğunu” söylemek çok kolay oluyor. Bunu söylemek içinde öyle uzun boylu olarak ne gidip Süleymaniye Kütüphanesi'nin tozlu raflarını karıştırmanız, ne de Taftazani, Molla Fenari, Ali Kuşçu, Kâtip Çelebi ve dokunabileceğimiz kadar yakında olan Ahmet Cevdet Paşa'nın elyazmalarını okumanız gerekiyor. Yapmanız gereken birkaç “second-hand” piyasa kitabını okuyup, biraz bizden -H.Ziya Ülken, Şemsettin Günaltay, Adnan Adıvar, Macit Gökberk-, biraz da onlardan/ Batı'dan –Ernest Renan, Goldzhier, Macit Fahri, Henry Corbin- alıntılar yaparak, ne yazık ki, “ehl-i nakarat” olmak yetiyor.

Batı'nın Rönesans- reformdan sonra adına “Aydınlanma” (lumiere- Enlightenment-Aufklarung), Kantçı tabirle söylersek, “kişinin kendi düştüğü kötülükten yine kendi çabası ile kurtulması” diyebileceğimiz bilim/ felsefenin ulus dillerinde dünyevi (sekülerize) bir şekilde tekrar inşası esnasında öteki ( çok sevdiğim bir Hocamın tabiriyle ayna ) olarak İslam ilim/ felsefe geleneği ve o sıralar merkezi olan Osmanlı İmparatorluğu bütün haşmetiyle ayaktaydı. Kendi zaviyelerinden haklı olarak fikrî ve fiilî olarak bitirmeye çalıştıkları Osmanlı'yı bir hiç mesabesine indirgeme çabaları ise bu zihin/ düşünce yapımızın başlangıcıdır.

“Orientalist proje” diyebileceğimiz bu planın bir ayağını temsil eden, Gazâlî (1111) ve Abbasiler sonrasında İslam'da ilim/ felsefenin durduğu, bundan sonra hiçbir özgün ve orijinal çalışmanın birkaç istisna dışında (İbn Haldun, Mukaddime) ortaya konmadığı, ta ki Batı ile karşılaşana değin İslam dünyasının mistik/ tasavvufî eğilimlerle uyuş(turuldu)ğu fikr-i sabiti tekrarlanır. Nedense Gazâlî öncesi IX. ve XIII. yüzyılları arası altın yıllar olarak anılırken; sonrasında XIII. Ve XX. asırlar arası kayıp yıllar/ yüzyıllar telakki olun(durul)arak bilhassa vurgu bir kasd-ı mahsusla bu çağlarda İslam dünyasının bayraktarlığını ve hamiliğini yapan Selçuklulara ve halefi Osmanlılaradır. Daha açık bir ifade ile “Batı'nın yediklerini burnundan getiren şu baş belası Türklere”. Türklerin zihinlerinden çok bileklerinin çalıştığı, medeniyet, bilim, felsefe adına hiçbir şey ortaya koymayan barbar(!) bir millet olduğu hep tekrarlana gelir. Dahası Batı'dan müsteşrik ve arkalarındaki siyasî, iktisadî güçlerce pompalanan bu fikirlerin taşeronluğu bu ülkenin evlatları tarafından yapılmaktadır. Çünkü Batı'nın modern bilim/ felsefeden peydahladığı pozitivizm le doldurulmuş zihinlerimiz redd-i miras ile nerdeyse tamamen köklerinden kopartılmıştır. Ve bugün kendi medeniyetini tanımayan, İslam-ilim geleneği içerisindeki eserleri okumak bir yana, duymayan; bu ülkenin, bu milletin, bu medeniyetin malı olmayan, Batı'dan devşirilen fikirlerle kendi ilim-kültür mirasını tanımaya çalışan, Batı imalatı gözlüklerle Doğu'yu görmeye çalışan bîçareleriz. Buradan hareketle sadede gelirsek Gazâlî sonrası bilim/ felsefe geleneğimiz farklı bir yapıya bürünmüştür. Gazâlî sonrasında takipçileri tarafından geliştirilen metafizik bütünlük ve/ veya ilmî süreklilik kuvvetlenip ufkunu geniş bir coğrafyaya yaymıştır. Gazâlî ve selefleri tarafından son şekli verilen ehl-i sünnet ve'l-cemaat terkibi sayesinde amelî ve itikadî mezhepler arasında tartışmalar asgari seviyeye indirgenmiştir. Dilbilim, mantık, usûl-ı fıkıh, tefsir, tefsir usûlü gibi alanların yanında hadis, kelâm, tasavvuf gibi disiplinler de kendi sınırlarını belirleyerek dinî ve lâdinî olmak üzere medrese müfredâtlarında yerlerini almışlardır. İşte ancak bu sayede Akâid, zanniyâttan; fıkıh, ihtilâfâttan ve en önemlisi de felsefe, Yunaniyâttan arındırılmıştır.

İslam düşüncesi adını verdiğimiz oluşumun -kelâm, tasavvuf ve hikmet-i İslamiye- teşkil ettiği dil, düşünce ve varlık kompozisyonunu anlamadan bu dünyaya girmenin imkanı yoktur. Çünkü bizâtihi ortaya koyucuları tarafından adım adım, sabırla inşâ edilen bu düşünce geleneğinde dilin nasılını sarf-nahiv (gramer), düşüncenin nasılını mantık , varlıkların/ varolanların nasılı ve nedenini ise tabiîyyât (bugünkü doğa bilimleri) açıklar. Ve klasik medrese eğitimine baktığımızda müfredattaki sıralama lisaniyat(dil), mantıkıyat(düşünce), tabiiyat(fizik), riyaziyat(matematik) ve ilahiyat(metafizik) şeklindeydi. İlim yolculuğu dil ve düşüncede yani insanda başlıyor, doğanın bilgisiyle devam ediyor ve tanrıda nihayet buluyordu.

Bu bağlamda İslam düşüncesi zirvesine ulaştığı Osmanlı'da çağdaşlarından kat-be-kat üstte idi. Ve bu düşünce geleneği dil, düşünce ve varlık paradigması içerisinde değerlendirildiğinde çağdaşları ile hatta -hamasi bir söylem olarak değil- modern Batı ile karşılaştırılabilecek derinliktedir. Fakat bunu yaparken de Batı tarzı felsefeyi bu topraklarda aramak hatasına düşmeden, biteviye felsefe yaptıklarına inandı(rıldı)ğımız muhayyel Yunan felsefesini aramadan.

Kendimize dönersek; ancak kendisine eteklerinden bakıp iftihar etmekle yetindiğimiz, çoğu zaman bunu da yapamadığımız ve devamlı surette aşağıladığımız ilim-felsefe mirasımızın neresindeyiz? Veyahut onu tanımak için ne yaptık? Artık özümüze dönme zamanı gelmedi mi? Bunu söylerken daha yüzelli yıllık sun'i ve ithal bir “öz”den bahsetmiyorum. Daha eskilerden, kadim olandan bahsediyorum. Çünkü yeni nin ortaya çıkabilmesi için bir eski nin olması lazımdır. Sayın Cündioğlu'nun tabiriyle söylersek: “Bu toprakların çocuklarının öncelikli görevi vaz'-ı cedid değil, keşf-i kadim olmalıdır!”