Philippe Boulet-Gercourt'un Alan Sokal'le New York'ta Yaptığı Söyleşi* "Fransız Düşünürleri Sahtekar mı?" Acımasızca kaleme alınmış bir kitapta** Alan Sokal ve Jean Bricmont adlı iki fizik profesörü, aralarında Lacan, Deleuze, Kristeva, Baudrillard, Virilio gibi ünlü isimlerin bulunduğu bazı Fransız entelektüellerinin bilimsel terminolojiyi yersiz ve yanlış bir şekilde kullandıklarına dikkat çektiler. Le Nouvel Observateur: Böyle bir kıyamet koparma fikri nasıl aklınıza geldi? Alan Sokal: Bu kadar büyük bir skandal yaratacağını hiç düşünmediğim "parodi" tarzındaki postmodern makalem Social Text dergisinde yayımlandıktan sonra elimde, kuşkuyla yaklaştığım ya da en azından gülünç bulduğum alıntılardan oluşan koca bir dosya daha bulunuyordu. Bilim adamları dışıindaki kişilere, adi geçen düşünürlerin bilimsel kaynakları yersiz ve yanlış kullandıklarını sade bir dille anlatmayı düşündüm. Le Nouvel Observateur: Sahneyi Jacques Lacan'la açıyor ve deyim yerindeyse onu mahvediyorsunuz.: "Söyleminin ağır ve gösterişli" olduğundan, "okurlarım yapay bir bilgi birikimiyle etkilediğinden" söz ediyorsunuz... Alan Sokal: Lacan'ın çalışmaları üzerine genel bir yargı getirecek kadar uzman değilim. Ancak matematik ve bazen de fizikle ilgili söyledikleri bağlamında, "topolojimden, "tor"dan, "cross-cut yüzeylerden" söz ederken -burada doğru terimin "cross-cut" değil de "cross-cup" olduğunu belirtmeliyim-, okurun kafasına "bilgece" terimler soktuğunu, ne var ki bunu yaparken bu terimlerin ne anlama geldiklerini dikkat etmediğini saptayacak kadar bilgiliyim. İleri sürdüğü savlar yanlış değil, yalnızca anlamdan yoksun. Anlam taşıyan savları da var, ancak bunlar da bayağı, özellikle de yersiz bir şekilde ileri sürülen savlar. Le Nouvel Observateur: Bu arada Lacan'la dalga geçmekten de kaçınmamışsınız: "Ereksiyon durumundaki erkeklik organımızı "-l "in karakökü ile özdeşleştirmesinden mutluluk duyduğunuzu " söylüyorsunuz... Alan Sokal: Böyle bir formülle dalga geçmemek imkansız. Kitabın ilk baskısında "İnce alay"a daha çok yer vermiştik, ancak sonunda kendimizi tutmaya karar verdik, çok saldırgan bir görüntü çizmek de istemiyorduk. Le Nouvel Observateur: Kitabınızda, Roland Bathes tarafından yüceltilen Julia Kristeva da farklı bir konumda değil... Alan Sokal: Lacan'ınkine benzer bir durum aslında bu: Kristeva, sözünü ettiği şey hakkında kesin bir fikre sahip değil. Şiirsel dilin biçimsel kuramını ortaya atmaya çalışıyor, kuramını kümeler kuramı gibi matematiksel nosyonlar üzerine temellendiriyor. Ancak yazdıklarında bu ikisi arasındaki -şiirsel dili ve matematiksel nosyonlar arasındaki- bağlantıyı görmek pek de kolay değil. Hatta bazı durumlarda çok ciddi hatalar bile yapıyor. Ne var ki bu çalışmalarının 60'lı yıllara ait olduğunu söylemek gerek, daha sonra tarzını değiştiriyor Kristeva... Le Nouvel Observateur: Bir başka hedefiniz de "çok kırılmalı hiperuzay"dan söz eden Jean Baudrillard... Alan Sokal: Fizikte "uzay" kavramı var, hatta "hiperuzay" ve "kırılma" kavramları da var. Ancak "çok kırılmalı hiperuzay"la ne denmek isteniyor? Ya da "değişken kırılmalı hiperuzay"la? Görünüşte bunlar oldukça bilimsel, ne var ki gerçekte anlamdan yoksun ve yalnızca gösterişli... Le Nouvel Observateur: Sizce bir edebiyat adamının, düşüncesini daha anlaşılır kılmak üzere bilimsel terimleri kendine göre yorumlayıp eğretileme ya da analoji yoluyla kullanması normal değil mi? Alan Sokal: Ama Baudrillard'in yaptığı bu değil. O, gerçekte varolmayan terimler uyduruyor! Varolan terimleri eğretileme yoluyla kullandığında ise fanteziden öteye gidemeyen saçmalıklar ortaya çıkıyor. Matematiğin yer almadığı yerler bile yeterince açık değil. Örneğin, Baudrillard'in neden söz ettiği çoğu zaman kolay kolay anlaşılamıyor. Kötü yazılmış bir şiiri okumak gibi... Le Nouvel Observateur: Bu bağlamda siz Baudrillard'm yalnızca bilimsel dil kullanışını eleştirmiyorsunuz, yapıtlarına ilişkin eleştirel görüşlerinizi de belirtmiş oluyorsunuz... Alan Sokal: Haklısınız. Aynı Lacan'a ilişkin söylediklerimiz gibi, biz genel bir eleştirinin ana hatlarını çizmeye çalışıyoruz, ötesi zaten bizi aşar, bu konuda uzman değiliz. Bizim açtığımız yolda başkalarının ilerlemesini istiyoruz yalnızca... Le Nouvel Observateur: Çok sert biçimde eleştirdiginiz Gilles Deleuze ve FelIx Guattari bağlamında, lisans düzeyinde fizik eğitimi aldıktan sonra felsefeye yönelen Fransız bir öğrenciden söz ediyorsunuz. Kendisinden, sizin eleştiri getirdiğiniz Deleuze'ün "Difference ve Repetition" ("Ayırım ve Yineleme") başlıklı makalesini okumasını istemişsiniz. Öğrenci, yazarın nereye varmak istediğini anlamamış. Ancak Deleuze'in ününden çekinerek, bu metinlerin pek bir şey ifade etmedigini söylemekten kaçınmış... Alan Sokal: Benzer tepkilere Amerika'da da rastladık ve doğrusu çok şaşırdık. Bazı bilimsel çevrelerde "bir söylem ne kadar anlaşılmazsa o kadar derinliklidir" görüşü hakim. Bize göre, entelektüellerin görevi egemen söylemlerdeki gizemi kaldırmak olmalı, bu söylemlere kendi gizemlerini eklemek değil... Le Nouvel Observateur: Paul Virilio'dan söz ederken, "kesinlikle anlaşılamayan bir cümlenin bile bile yenilenmesine" pek anlam veremediğinizi söylemişsiniz. Bilimsel terminolojinin yersiz ve yanlış kullanımına ilişkin görüşünüz tüm entelektüeller için geçerli. Alan Sokal: Gerçekte biz, kişilerin doğrudan kafalarının içine girmek ve onların bireysel görüşleriyle uğraşmak istemiyoruz. Eleştiri getirirken hedeflediğimiz tek tek kişiler değil, bu saçmalıkları kabul ya da teşvik eden kültür. Le Nouvel Observateur: Peki ama çalışmanızda kendisine ayrı bir bölüm ayırdığınız Henri Ion'un özel bir konumu mu var? Alan Sokal: Bergson'un çalışmaları çerçevesinde sahtekarlıktan söz edemeyiz. Bergson görecilik kuramını gerçekten anlamaya çalışmış, ancak felsefi ön yargılarından dolayı bir türlü başaramamıştır. Einstein ona söz konusu kuramı açıklamaya çalışmış, hatta bunun için ikisi bir araya bile gelmiş, ancak ortak bir sonuca varılamamıştır. Bergson'a göre, Einstein'la aralarındaki uyuşmazlığın temeli felsefi bağlamda bir uyuşmazlığa dayanıyordu. Halbuki uyuşmazlığın gerçek nedeni çok daha basit: Fizik alanında yapılan temel yanlışlar. Le Nouvel Observateur: Kitabınızda eleştiri getirdiğiniz tüm entelektüeller Fransız. New York'tan Fransız entelektüellerine savaş ilan ettiğinizi söyleyebilir miyiz? Alan Sokal: Kesinlikle hayır! Biz Fransız düşüncesine saldırıda bulunmuyoruz ki... Yalnızca belirli çalışmalara ilişkin eleştirel görüşlerimizi dile getiriyoruz. Bu durumda, Fransa'da şu an geçerli olan ekonomi politikasını eleştiren Amerikalı neo-liberalist ekonomistlerle eş tutulmayı özellikle istemiyoruz. Bizim esas hedefimiz, sözü edilen Fransız yazarlarını akıl alamayacak şekilde yücelten Amerikan solunun belli bir kesimi. Le Nouvel Observateur: Ama içlerinde neo-liberalist ekonomistlerin de bulunduğu birçok entelektüeli eleştirmiyorsunuz. Sizce, ekonomik olgulara ''sözde" bilimsel denklemlerle yaklaşan bu kişiler diğerleri kadar gülünç degil mi? Alan Sokal: Haklısınız, gülünç olmalarına gülünçler, ancak bu ekonomistler hiç olmazsa söz konusu denklemleri açıkça belirtiyorlar, bu bağlamda da sahtekarlık yaptıkları iddia edilemez. İnsan bilimlerinde, "bilimsellik savı" ortaya atılırken çok temkinli davranmak gerekli. İçinde yaşadığımız dönemde ekonomi, sosyoloji ve psikolojide egemen olan akımlar için de bu görüş geçerli olmalı. Le Nouvel Observateur: "Sağduyu"ya bu kadar önem verirken pekala eleştiri de alabilirsiniz... Alan Sokal: Gerçekte tam tersi bir durum söz konusu! Savunuculuğunu yaptığımız bilimsel kesinlik çoğunlukla "sağduyu"nun karşısında yer almaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi. "aydınlık düşmanlığı, düşünce bulanıklığı ve bilim karşıtı yaklaşımlar hiçbir .şekilde solculukla bağdaşmaz, 'büyük entelektüellere' tapınmanın solculukla bağdaşmayacağı gibi..." Şayet sağ kesimin, söylediklerimizi kendi politik amaçlarina yönelik olarak kullanıp kullanmayacaklarını soruyorsanız, işte bu noktada Fransa ve Amerika arasında bir fark bulunduğunu belirtmem gerekir. Bizde, sol kesim entelektüellerinin politikayla ilişkisi sizdekinden daha açıktır. Bu bağlamda da, düşüncelerimizin sağ kesim tarafından kullanılmış olması ya da olacağı elbette olasıdır. Ancak biz en fazla bir gün gündeme oturabiliriz, zaman geçtikçe Hillary Clinton gibi daha prim yapan konulara geçileceği açıktır. Özellikle vurgulamak istiyorum ki, bizim amacımız, Amerikan soluna bir ileti göndermek, onları uykularından uyandırmaktır. Bu kitabı öncelikle Fransa'da yayımladık çünkü eleştirdiğimiz yazarlara karşı dürüst olmak istedik. Atlantik'in öbür tarafından "Fransız karşıtı'ı bir saldırıda bulunuyor izlenimi vermek istemedik. Ayrıca, bu noktada sormadan edemeyeceğim bir soru var kafamda: Acaba Lacan'ın bazı bölümleri, dalga geçip gülmeden İngilizce'ye nasıl çevrilebilir?... Le Nouvel Observateur: Sol, son iki yüzyılın büyük bir bölümünde, bilimin aydınlık karşıtlıgına karşı sürdürdüğü savaşla özdeşleşmişti. Sizce sol, benimsediği bu yaklaşımdan ne zaman sapma göstermeye başladı? Alan Sokal: Bir yanda kavramsal olarak birbirinden tümüyle farklı, öte yanda da birbirlerini karşılıklı destekleyen iki sapma söz konusu. Birincisi, bilimsel kesinliğe saygı gösterilmemesi. Bu yaklaşım, çalışmamızda adı geçen Fransız yazarlarında görülmüş ve 60'lı yıllarda belli bir ilgiyi üzerine çekmeyi başarmış, ancak daha sonraları Fransa'da etkisini kaybetmiştir. Ne var ki 80'li ve 90'lı yıllarda başka ülkelerde yaygınlaşmıştır. İkincisi ise birinci yaklaşımın tam tersine, özellikle Anglo-Sakson dünyasında 70'1i yıllarda gelişen ve daha sonraları Fransa'ya yayılan bilişsel göreciliktir. Le Nouvel Observateur: Bilişsel gürecilikle neyi kastediyorsunuz? Alan Sokal: Sınırları belirgin olmayan bir düşünce akımını tanımlamak pek de kolay değil. Bilişsel görecilik daha çok bir Zeitgeist, yani bir çağ zihniyeti. Örneğin, dış dünyadan edindiğimiz bilgiyle bazı olgulan açıkça ayırt edememek. Böylelikle köktenci bir bilişsel göreciliğe varılıyor, bu bağlamda da modern bilimsel kuramlar söylence ya da anlatılardan öteye gidemiyor. Le Nouvel Observateur: Daha somut bir örnek verebilir misiniz? Alan Sokal: Sözünü ettiğim saçmalıklarla dolu yazım yayımlandıktan sonra New York Üniversitesi'nde düzenlenen bilimsel bir toplantıya katılmıştım. Toplantıda, bir saatten daha fazla bir süre dinleyicilerle Amerika'daki yerlilerin kökeni üzerine tartışmıştık. Kısaca anlatacak olursak iki kuram ortaya atılmıştı: bilimsel görüşün hakim olduğu ilk kuramda, yerlilerin Asya'dan geldiği iddia edilmekteydi; yaratıcı kişiler tarafından benimsenen diğer kuram çerçevesinde ise yerlilerin, en azından, ruhlarla dolu bir yer altı dünyasından çıktıklarından bu yana Amerika'da yaşadıkları öne sürülmekteydi. İşte bu bağlamda, İngiliz bir insanbilimci her iki kuramın da aynı derecede "geçerli" olabileceğini ilan etmekten çekinmedi. Bu görüş beni çok sarstı, çünkü gerçekte iki kuram birbiriyle tamamen çelişiyordu! Le Nouvel Observateur: Yeniden solun yaşadığı sapmalar konusuna dönecek olursak, "mantık"la var olan ve kendisini "mantığı" benimsemesiyle tanıtan bir solun bu tür hatalara düşmesini nasıl açıklıyorsunuz? Alan Sokal: Biz yalnızca köprüler kurmaya çalışıyoruz, bizden daha uzman kişilerin kurulan bu köprülerden geçerek ilerleme kaydetmelerini şiddetle arzuluyoruz. Bize göre bu sapmaların yaşanmasındaki ilk etken 60'lı yıllarda Amerika'da yaşanan sosyal hareketler. Bu hareketler önce insan hakları, daha sonraları feminizm, eşcinsellik, azınlıklar vb. üzerine odaklandı. Söz konusu hareketler çerçevesinde çok güzel adımlar atıldı ve geleneksel sol haklı olarak eleştirildi. Ne var ki aynı zamanda önemli bir de sorun yaşandı: bu hareketlerdeki bazı yönelimler çerçevesinde, yalnızca geleneksel solun dar ekonomi anlayışından değil, "aşırı bilimsel" olarak değerlendirilen mantıksal bakış açısından da vazgeçildi. Hatta bazı feministler tarafından "mantıklılığın, eril baskının bir aracı" olduğu bile iddia edildi. Le Nouvel Observateur: Sol entelektüellerinin cesaretlerinin kırıldığına da değinmişsiniz. "Acımasız liberalizmin, zamanımızın aşılmayacak bir ufku haline geldiğini", "adalet ve eşitlik ideallerinin o zamana kadar hiç bu derecede ütopik görülmedigini" söylüyorsunuz. Başka bir deyişle, acımasız gerçeklikten kopmak için anlaşılmaz bir dil kargaşasına mı sığınıldığını düşünüyorsunuz? Alan Sokal: Evet. Paranın gücüne saldırmaktansa, daha kolay bir şeylere, örneğin dile saldırılıyor. Bence Amerika'daki yeni sosyal hareketlerde dille gereğinden fazla uğraşılıyor. Politik doğrular ne aşırılıklarla dile getiriliyor bir baksanıza... Le Nouvel Observateur: Çoğu fildişi bilgi kulelerine çekilmiş bilim adamlarının sorumlulukları hakkında pek fazla bir şey söylemiyorsunuz. Alan Sokal: Bu noktada, bilim dışı çevrelere bilimi oldukça kötü bir şekilde Öğreten eğitim dizgesinin rolünü unutmamak gerek. Eğitim zaten kötü, Özellikle de bilimin doğasını çarpıtarak daha da kötüleşiyor. Eğilim dizgesi çoğu zaman otoriter, halbuki bilimsel yaklaşım bunun tam tersi olmalı. Buradan sizin saptamanıza geliyorum: haklısınız, bazı bilim adamları bu sapmalardan sorumlular. Doğası gereği bilim demokratiktir: bir kuram, ancak mantıksal olarak tutarlılık gösterebiliyor ve görgül uslamlamalarla gerekçelendirilebiliyorsa saygın bir kuramdır. Aynı zamanda da, bir kuram herkes için ulaşılabilir olmalıdır. Böyle demekle, her şeyin herkes tarafindan anlaşılması gerekiyor görüşünü savunduğum düşünülmemeli. Örneğin benimle ilgili olarak şunu söyleyebilirim: fizik ve matematik alanında yapılmış çalışmaların belki de % 95'ini anlamıyorum; ancak buluşların yaygınlaşmasıyla ilgilenen ve bunları anlaşılır bir şekilde açıklayan bilim adamlarının bulunmasını oldukça iyi buluyorum. Bilimi anlaşılır bir şekilde açıklamak çok zor, bu yetiye de sahip olup olmadığımızdan emin değilim. Ancak biz kitabımızda, becerebildiğimiz kadarıyla bunu yapmaya çalıştık.
Fransızca 'dan Çeviren: Ayşe Banu Karadağ
*Ç.n.: Söz konusu söyleşi Le Nouvel Observateur adlı dergide yayımlanmıştır (l Ekim 1997, no: 1716, ss.116- 118). **Ç.n.: Impostures Inteüectuelles (Editİons Odİle Jacob, 1997) adlı kitap Türkçe'ye M. Baydur ve O. Onaran tarafından Son Moda Saçmalar olarak çevrilmiştir (Iletişim Yayinlari, 2002).
|