Fârâbi
(870-950)

Doç. Dr. Ali Durusoy

 

Ortaçağda ikinci muallim olarak tanınan Türk kökenli Ebû Nasr Fârâbi; bilim, felsefe, sanat, din gibi konularla ilgilenen ve bu alanlarda kendine özgü kuramları bulunan bir felsefe tarihçisi, filozof, bilgin ve hatta sanatçıdır. Birincisi Aristoteles (m.ö. 384-322) olmak üzere, kendisine ikinci muallim unvanının verilmesi; sözcüğün gerçek anlamında, muhtemelen Arap dilinde bilim ve felsefenin ilk kurucusu olmasındandır. Bilindiği üzere Yunanca yazılmış olan ilkçağın (MÖ 6.yy ve MS 6.yy arası) bilimsel ve felsefi birikimini içeren önemli metinler, çeşitli nedenlerden ötürü doğrudan veya dolaylı olarak, dokuzuncu miladi yüzyılda Süryani çevirmenlerce Arapça'ya çevrilmişti.

Ancak bir toplumda ortaya konmuş olan bilimsel ve felsefi birikimin çeviri yoluyla başka bir topluma intikal etmesi, o toplumda bilimin ve felsefenin yeşerip gelişmesi için gerekli ama yeterli değildir. Fârâbi'nin dönemi söz konusu olduğunda ise bir yandan çevrilen metinler bir takım eksikler ve karışıklıklar içerirken öte yandan bu metinler, dinsel düşünceye alışmış bir toplumca yadırganacak ilkçağ toplumlarına özgü bazı yöresel öğeler de içermekte idi. Felsefe ve bilimin tarihine baktığımızda böylesine olumsuz ve tek yönlü düşünmeye alışılmış bir ortamda yabancı bir toplumdan intikal etmiş, gerçekliğe ilişkin yeni olan bir anlayış ve kavrayış tarzını, özümseyerek yeniden kurma ve kendi toplumunda bir gelenek oluşturma sorumluluğunu Fârâbi'nin üzerine aldığını görüyoruz.

Fârâbi'nin, Arap dilinde bilimsel ve felsefi düşünceyi kurarken karşılaştığı ve çözmeye çalıştığı temel sorunları; Dil-Düşünce ve Felsefe-Mille şeklinde özetleyebiliriz. Bu her iki temel sorun özünde dini düşünceden kaynaklanmaktadır. Başka deyişle bu sorunlar; her çeşit gerçekliği dine gönderme yaparak açıklamaya ve toplumsal düzenini dini anlayışa göre biçimlendirmeye çalışan bir toplumda ortaya çıkan sorunlardır. Burada gerçekliğe ilişkin doğru bilgi yalnızca dini bilgi, bu bilgiye ulaştıran biricik yöntem ve araç ise dildir. Gerçekliği bu yolla kavramaya alışmış, düşüncesi bu duruma yatkın hale gelmiş bir topluma ilkçağın bilim ve felsefe birikimi intikal edince; bu bilimin tıp, astroloji ve mühendislik gibi, siyasi çevrelerde belli ölçüde korunmuş ve gözetilmiş olsa bile; dini düşünceyi temsil edenler (kelamcılar, fakihler, nahivciler, tarih içinde bunlara ulema denecektir) tarafından söz konusu bilim ve felsefe birikimine, ona ulaşmanın en temel yöntemi olan mantığa karşı olumsuz bir tepki gösterilecektir. Bu konuya ilişkin olarak 9.yy ve 10.yy Arap dilbilimciler ve Süryani çevirmenler arasında dilin ve mantığın mahiyeti üzerine bir takım tartışmalar ve polemikler ortaya çıkacaktır. Çünkü Arap dilbilimciler mantığın Yunan dilinden doğduğunu ve dolayısıyla onu Yunanca'nın dilbilimi olarak değerlendirmekteydiler.

Eleştiri konusu olan bir diğer önemli konu ise felsefenin Müslüman olmayan bir toplumda ortaya çıkması ve o toplumun varlık, bilgi ve değere ilişkin tasavvurlarını içerdiği iddiası idi. Kısacası Fârâbi döneminin dinsel düşüncesini temsil edenler gerçekliği kavramanın hem biçimi (mantık) hem de içeriği (bilim-felsefe) bakımından ilkçağdan intikal eden tarzına temelden karşı çıkıyorlar ve her fırsatta onu ortadan kaldırmaya çalışıyorlardı (Nitekim 11.yy içerisindeki Gazzali'nin tavrı da bu zihniyetin bir sonucudur).

Fârâbi, çağdaşlarının aksine, söz konusu sorunları hiçbir polemiğe girmeksizin, eldeki iki sorunu büyük bir ustalıkla köklerine inerek ussal bir temel üzerinde çözmeye çalışır. Onun öncelikle mantık ve dil sorunlarını incelediğini görmekteyiz. Fârâbi, ilk kez Organon'un sekiz bölümü üzerine ciddi bir çalışma yaptı ve özellikle bilimsel düşünce için önemli olan II. Analitiklere özel bir önem verdi. Bunu Ebû Beşir Metta'ya kendisi için tercüme ettirdi. Fârâbi'den önce II. Analitikler, dini nedenlerden dolayı çevrilmemiş ve üzerinde çalışmalar yapılmamıştı. Fârâbi bu çalışmalarıyla Arapça'da mantığın nasıl kurulacağını göstermiştir. Örneğin Arap dilinde bulunmayan bağ fiil (-dır-) sorununa önemli katkılar sağlamıştır. Dil-Düşünce ilişkisine köklü bir çözüm getirmek için önceki mantıkçılarda ve dilbilimcilerde görülmedik bir biçimde sözcük-anlam ilişkisini ele alan bir dizi incelemelerde bulundu. Bu yüzden Fârâbi'ye, çağdaş anlamda anlambilimin kurucusu gözüyle bakılabilir. Çünkü Fârâbi'ye göre anlambilim, mantığın dilbilim olmadığını göstermenin belki en iyi aracıydı. Ayrıca bunlar daha önce Arap dilbilimcilerin incelediği konular değildi. Bu tür çalışmalarla Fârâbi, dilbilimin mantık olmadığını, dilin yöresel, mantığın evrensel olduğunu, dilbilimin konuşmanın, mantığın düşünmenin ve bilmenin kurallarını incelediğini, dolayısıyla gerçekliğin kavranışı demek olan bilginin doğru veya yanlış olup olmadığını ancak mantıkla bilebileceğimizi, mantığın bir çeşit ölçme ve bilme aracı olduğunu, dilbilimin, bilim ve felsefe incelemesi için bir yöntem bilimi olmadığını göstermeye çalıştı.

Gerçekliği kavrayış tarzının içeriğiyle ilgili düşüncelerini ise Fârâbi, şöyle temellendirir; apaçık olarak her insan mutlu olmak ister. Öyleyse mutluluk nedir ve nerede gerçekleşir? Mutluluk ancak kendisi için istenilen, ötesi olmayan ve insanı doyuran bir amaçtır. İnsanı bu amaca götüren ve mutlu kılan şey bilgidir. Ama bu bilgi, varlığın ussal kavrayışını içeren ve insan davranışlarının değerini oluşturan ussal bir bilgidir. Ussal bilgiye göre yapılan davranış alışkanlıkları ise erdemlerdir. Fârâbi'nin deyimleriyle söylersek bunlar Ârâ ve Ef'âl'dır. O, bu düşüncelerini en geniş şekilde Erdemli Toplumun Metafiziği diye çevirebileceğimiz Kitâbü Ârâ ehlil-medineti'l fâzıla'da ele alır. İnsanı mutlu kılan felsefe kendi içinde nazari ve ameli (kuramsal ve kılgısal) olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Bireyi toplumsal bir varlık olarak gören Fârâbi, onun mutluluğunun toplum içinde gerçekleşeceğini, dolayısıyla temel olanın toplumun mutluluğu olduğunu ileri sürer. Öte yandan Fârâbi'ye göre felsefe, varlığa ait gerçekliğin kendiliğinde tümel, evrensel ve soyut olarak düşündüğümüzde gerçekliğin bu tarz kavrayış düzeyini, tüm toplumun katmanlarına nasıl ulaştıracağımızı sorgular. Ona göre toplum için bu durum, ancak dolaylı kavrayış dediğimiz semboller yoluyla mümkün olabilir. İşte bu yolla felsefe topluma indirgenince mille adını alır. Böylece felsefi hakikatin toplumda içselleştirilmesi siyaset yoluyla olur ki bunun aracı poetik ve retoriktir. Böylece mille, siyasallaşmış bir felsefe, felsefe ise siyasal bir düzenin temelinde bulunan, onun metafizik temelini oluşturan ussal bir gerçeklik olmaktadır. Bu bağlamda siyaset bilimi, tüm toplumun mutlu olmasını amaçlayan, tıp biliminden bile değerli olan, mutlu olma ve kılma sanatıdır. Bazı çağdaş araştırmacılar, Fârâbi'nin mille deyimini, din olarak yorumlamışlarsa da, bunun siyasal düzen veya rejim olarak düşünülmesinin daha doğru olacağını sanıyoruz. Zaten O, bu yönüyle İslam'da siyaset biliminin kurucusu olarak kabul edilmektedir.

Gerçekliğin kendiliğinden soyut ve ussal olarak kavranılması demek olan felsefe tektir ve evrenseldir, kavranış bakımından, şeyin kendisinin sembolünden önce gelmesi gibi, mille'den önce gelir. Ancak felsefe iddiasında bulunan her felsefe, gerçek felsefe değildir, sözde ve sanal felsefedir. Eğer bir mille gerçek bir felsefi temele dayanıyorsa erdemli, değilse erdemsizdir. Gerçek felsefenin tek ve evrensel olmasına rağmen bu felsefeden doğan erdemli milleler birkaç tane olabilir. Çünkü her toplumun alışkanlıkları, yetenekleri ve yöresel şartları değişik olduğu için felsefe bu koşulları göz önüne alarak sembolleşip mille haline dönüşür. Erdemli milleler bir araya gelerek erdemli uygarlığı oluştururlar. Felsefe de olduğu gibi her mille'nin biri nazari diğeri ameli olmak üzere iki yönü vardır. Mille'nin nazari yönü onun metafiziğini dile getiren sembolik öğretisidir ki buradan kelam ilmi (teoloji) doğar, yöntemi ise cedel'dir (diyalektik). Ameli yönü onun ahlaki-hukuki yönünü içerir, buradan da fıkıh ilmi doğar. Felsefenin nazari yönü metafiziğin ve fizik felsefesinin konusunu, ameli yönü siyaset felsefesinin (el-ilmü'l-medeni) konusunu oluşturur. Böylece felsefenin konularını inceleyenler evrensel ve tüm insanlığın seçkin kişileri iken, mille'nin konularını inceleyenler yalnızca o mille'nin seçkinleri konumundadırlar. Dolayısıyla felsefeye karşı çıkan fakihler, kelamcılar ve dücüler tikel ve yöresel bir konu üzerinde çalışmaktalar. Oysa Fârâbi'nin Bilimlerin Sayımı kitabında gösterdiği üzere felsefi kavrayış, bir yönüyle onların bilgilerini de içermektedir. Böylece Fârâbi, söz konusu kitabında, ilk kez çağındaki tüm bilimsel ve felsefi çalışmalarını konularına göre bir çatı altında ele alarak onlar arasındaki sıradüzeni, ilişkiyi ve toplumsal karşılıklarını göstermiş, bilimin ve felsefenin toplumdaki önemini vurgulamıştır. Yukarıda sözü edilen sorunları kuramsal olarak çözmeye çalışmıştır. Fârâbi, bu çalışmasıyla bir toplumun aydınları arasındaki zihinsel bölünmeyi ve parçalanmayı gidermeye çalıştı. Bize göre bu durum Fârâbi'nin tüm zamanlarda geçerliliğini koruyan en önemli yaklaşımlardan biridir. Onun tüm çalışmaları bir bütün olarak incelendiğinde, daha önce geleneği olmayan bir toplumda bilim ve felsefenin temellerinin nasıl kurulduğunu, bilimsel düşüncenin nasıl inşa edildiğini, onun niçin muallim unvanını aldığını görmek mümkündür. Onun açtığı bu çığırda bilim ve felsefe bir iki asır daha İbni Sina, Biruni ve İbni Rüşd'ün şahsında devam etmişse de, en etkili olduğu mantık alanında bile, bilim ve felsefenin Müslüman toplumlarını dönüştürdüğünü söylemek oldukça zordur.