Düşünme Özgürlüğü "Bizim toplumumuz da dahil, genellikle, düşüncenin kamusal alanda özgür oluşuna, kısaca düşünce özgürlüğüne, düşüncenin bireysel alanda özerkleşmesinden çok daha fazla önem ve öncelik verilmiştir. Önemli ve öncelikli olan, düşüncenin kamusal alanda, herhangi bir yasal kısıtlama olmaksızın, ifade edilmesidir. Şüphesiz, düşünce özgürlüğü, ‘insan'ın ‘olmazsa olmaz'ı, vazgeçilmezidir. Ama ya, düşüncenin bireysel düzlemde özerkleşmesi? Bunun ne kertede canalıcı bir önem taşıdığı üzerinde, nedense, hiç durulmamıştır! Düşüncenin belirli bir bağlanıma girmeden üretilebilmesi, özerkleşme! Özgür irade ile yapılan bir seçimle belirli bir görüşe bağlanma (‘engagement'), acaba, gerçekten, zihnin özerkleşmesi ile bir ve ayni şey midir? İradenin özerkliği, zihnin özerkliği anlamına mı gelmektedir? Bunun böyle olmadığını düşünüyorum. Özgür irade ile yapılan bir seçimle belirli bir görüşe bağlanma, zorunlu olarak zihnin de özerk oluşunu içermez. Bağlanımın, bu anlamda, körükörüne ve dogmatik bir bağlanım olması olasılığı vardır her zaman. Kaba bir fanatizme varan dogmatik görüşler, çoğu defa, bu görüşlere özgür iradeleriyle bağlanmış kişilerin arasından çıkıyor, maalesef..." Hilmi Yavuz; 'Kapalı zihinler' adlı bir gazete yazısından.. (*)
Gerçek entelektüelin karşılaşacağı en büyük problem düşünce özgürlüğü değil düşünme özgürlüğüdür. Entelektüelin değer yargılarından ve peşin fikirlerinden sıyrılıp zihnini özgür kıldıktan sonra düşünebilmesi, kesinlikle, düşündüğünü özgürce ifade edebilmesinden çok daha zor bir iş. Nedense meselenin bu tarafı hiç su yüzüne çıkmıyor ve kimse iğneyi kendisine batırmıyor. Bizler düşünce özgürlüğümüzün bulunup bulunmamasından önce kendimize özgür düşünme imkanını tanıyıp tanımamamızı sorgulamalıyız. Bunun yolunun da aydının bazı imtiyazlarla donatılmasından ve bir takım kültürel dokunulmazlıklara sahip olmasından geçtiğini düşünüyorum. Özgür düşünebilmek.. Sorun bu. Bu sorunu çözerken bazı temelleri irdelemek zorundayız. Entelektüel, özgür düşünme imkanına kavuşabilmek için değer yargılarından ve peşin fikirlerinden vazgeçmelidir. Fakat kökü daha derinlerde olan sorunumuzu çözebilmek için değer yargılarımızın taşıyıcı unsurlarını ve peşin fikirlerimizin simgelerini keşfetmeliyiz. Düşüncenin taşıyıcısı kelimelerdir. Dolayısıyla gerçek entelektüel sabit düşüncelerin ve peşin fikirlerin pençesinden kurtulabilmek için öncelikle kelimelerin esaretinden kurtulmalıdır!
KELİMELERİN ESİRİ OLMAK!
Düşünmede kelimenin rolü meydandadır. Her insan düşünürken kelimelerin yardımıyla ve vasıtasıyla düşünür. Düşünebilmek için kelimelere muhtacız. Dolayısıyla, "Bir insanin düşünce kapasitesi kelime kapasitesiyle doğru orantılıdır." diyebiliriz. Öyle ise aydının zihnini kapalılıktan kurtarabilmesi, kendine özgür düşünce alanları yaratabilmesi için her şeyden önce kelimelerin kaydından kendini kurtarmak zorundadır. Maalesef aydınımız Tanzimat'tan beri düşünmeyi unutmuş; kelimelere takılmıştır. Tanzimat döneminin fikir babası Mustafa Reşit Efendi'den tutun, Batı tesirinde gelişen edebiyatımızın başlatıcısı Şinasi'ye, oradan Namık Kemal'e ve nihayet Ziya Gökalp'e kadar edebiyatçılarımız ve entelektüellerimiz sürekli kelime kavgası vermişlerdi. ( saat-ı semen-fam kelimesiyle başlayan dekadanlık tartışması ve abes-muktebes meselesi gibi..) Özellikle Ziya Gökalp'in sistemleştirdiği "Turancılık" ve akabindeki Milli Edebiyat dönemi boyunca eski(!) kelimelere karşı savaş açılmış, bu kelimeleri kullanmak vatan hainliğiyle bir görülmüştü. Özellikle Gökalp'in, eserlerinde Arapça ve Farsça kelimelerin yerine Öz Türkçe (ki ‘Öz Türkçe' diye tabir ettiğimiz Türkçe'nin ne kadar ‘öz' olduğu da ayrı bir tartışma konusudur.) kelimeleri kullan-ama-ma denemeleri türünün en çirkin örneklerinin oluşmasına neden olmuştur. Maalesef bu zihniyet etkisini hala sürdürüyor. İnsanlar milli duygularının -ve/veya- ideolojilerinin tesirinden kurtulamayarak zihinlerini ve düşünce ufuklarını daraltmaktalar. İşin daha acı tarafı, bütün bunlar hamasi duygular içerisinde yapıldığından dolayı meziyet sayılmakta. Bu tutumun en büyük mazereti milli kültürün yabancı kültürlerin istilasından korunması ve kültür emperyalizminin önüne geçilmek istenmesi fikridir. Peki gerçekten yabancı kelimeler milli kültürü bu kadar derinden tehdit ediyor mu? Bu soruya cevap verebilmek için, her şeyden önce, Türk Dili'nin yapı unsurlarının iyi bilinmesi lazım. Türkçe sondan eklemeli bir dildir ve kelime türetmeye oldukça müsaittir. Hatta çoğu dilde önemsenen kelime sayısı -bence- Türk Dili için çok fazla önem arz etmez. Çünkü bir kökten onlarca kelime türetilebilir. Dolayısıyla bu türetilmiş kelimelerin ayrı birer kelime sayılmaması hata olur. Diğer yandan Türkçe'de cümle içerisinde söz dizimi önem arz etmektedir.Cümlenin ana unsuru ise ' yüklem 'dir. Hal böyleyken, dilin bütün yükü kelimeler üzerindeymiş gibi kelimelere önem atfetmek ve bütün bir dil hatta kültür sorununu kelimelerin sırtına yüklemek yanlış olur. Türkçe'de hiç bir zaman -Osmanlıca Türkçesi için de bu böyledir- cümle yapısı bozulmamıştır. Yüklem her zaman sonda olmuştur. Hiç bir zaman yabancı fiiller yüklem olarak kullanılmamış; eğer yabancı kökenli bir kelime yüklem olarak kullanılacaksa etmek, kılmak, eylemek, yapmak .. gibi tamamen Türkçe olan yardımcı fiiller kullanılmıştır. Üçüncü olarak Türkçe'ye ait olan ekler hiç bir zaman terk edilmemiştir. Her ne kadar yabancı ekler ve edatlar kullanılmış olsa da Türkçe yapım ve çekim ekleri asla terk edilmemiş, bilakis bu ekler vasıtasıyla dile giren yabancı kelimeler kolaylıkla millileştirilebilmiştir. Türkçe'nin cümle yapısı (sentaks), fiilleri ve kelime sonlarına eklenen yapım ve çekim ekleri değişmedikten sonra -isterse kullanılan bütün kelimeler yabancı menşe'li olsun- hiç bir zaman ' Türkçe olma ' özelliğini kaybetmez. Bu durumda, yabancı kelimelere karşı takınılan bu olumsuz tavrın yersiz ve abartılı olduğu ortaya çıkmaktadır. Ayrıca dilin canlı bir varlık olduğu ve her canlı varlık gibi kendi bağışıklık sistemine sahip olduğu unutulmamalıdır. Dil canlı ve doğal bir varlıktır. Zorlama ve yapmacıklığı kabul etmez. Bir dil kendi bünyesinde eritemediği kelimeyi barındırmaz. Dolayısıyla dilde var olan ve kullanılan her kelime dilin doğal dokusuna uyum sağlayarak yaşamına devam eder. Gerekirse anlam daralmasına, telaffuz değişmesine veya anlam kaymasına uğrar ama bir şekilde doğal dokuya uyum sağlar. Bu dokuya uyum sağlayamayan kelimeler ise ölüme mahkumdur. Nitekim Ziya Gökalp'in can-hıraşane gayretlerine rağmen Öz Türkçe kelimeler dile yerleşmemiş, dilin gerçek sahibi olan halk tarafından hüsn-ü kabul görmemiştir. Bu arada yeri gelmişken yanlış anlaşılabilecek bir hususun üzerinde durmak istiyorum. Yukarıda da bahsedildiği gibi dilin gerçek sahibi halktır. Ve dilde (söyleyişte) kolaylık esastır. Yabancı kelimelerin kullanımına dair dil doğal tavrını zaten takınır. Bizim ayrıca bunu dert edinmemize gerek yok. Benim üzerinde durduğum konu aydının kelime kullanımında kendini özgür kılması ve böylelikle özgür düşünebilmesidir. Yoksa yabancı kelimelerin avukatlığını yapmak veya dil muhafızlığına soyunmak arzusunda değilim. Aydın gerekirse her türlü kelimeyi pervasızca kullanmalıdır. Hatta yabancı bir dilde okuyabilmeli, düşünebilmeli ve tartışabilmelidir. Çünkü düşüncenin dili ve siniri olmaz. Gerçek aydın düşüncesine zincir vuran, zihnine duvar ören her unsurun karşısında olmalıdır. Öncelikle de kelimelerin esaretinden kurtulmalıdır. ---------------------------------------------------------------------------------------------- (*) Zaman Gazetesi; 10 Eylül 2003
|