"Usunu kullanma cesaretini göster!" - Immanuel KANT

 

 

William Blake'in ''Kaplan'' Şiiri:

Bir Yapıbozuculuk Uygulaması

Nazmi Ağıl

 

Yapıbozuculuk (deconstruction), y apısalcılığın içinden doğup gelen, yapısalcılığa karşı gelişen eleştiri akımlarının başvurdu­ğu bir yöntemdir. Bilindiği gibi yapısalcılık, 'dil'in dış dünyadan bağımsız, kendi içinde' (1), kendine ye­ten bir dizge olduğu savında yola çıkarak bu dizgeyi anlama, biçimlendirme ve ona bilimsel nes­nellik ve güvenilirlik kazandırma çabasıyla öne çıkmıştı. Yapısalcılığa gelindiğinde sözcüklerin 'dış gerçeklikle ilişkisinin 'keyfiliği' (2) biliniyordu: Dil bir 'göstergeler bütünü'ydü (3) ve her göstergede, gösteren (ses ya da yazı) ile gösterilen (anlam) dış gerçeklikten bağımsız' (4) ve birbirine dönüktü. Öyleyse dil kapalı bir dizgeydi; bu da onu bir laboratuar çalışmasıyla gözlemlenmeye elverişli kılıyordu.

1960'lı yılların sonuyla 1970'li yılların başında Fransız felsefeci Derrida, yapısalcıların yolunu izledi ve sonuna kadar gidildiğinde aynı yolun değişik bir noktaya çıktığını gördü. Çünkü ‘gösteren' ve ‘gös­terilen' olmak üzere iki bölümlü olduğuna inanılan 'gösterge' aslında yalnızca ‘gösteren'lerden oluşuyordu.(5) Açıkçası her gösteren kendisini açıklayarak mutlak bir çözüme, anlaşılırlığa ulaştıracak bir gös­terileni değil, yine bir başka ‘gösterilen'e gerek du­yan yeni bir ‘gösteren'i belirliyor ve bu bağımlılık sonsuza dek sürüp gidiyordu. Böylece, herhangi bir sözcüğün kendisinde olmayan ama bir başkasının ona vaat ediyor gibi göründüğü anlam, sürekli 'as­kıya alınıyor' (6), sürekli erteleniyordu.

Derrida, anlamın sözcükler arasındaki uçurum­da yaptığı bu anlık çakışları ve asla ele geçirilemeyişini anlatmak için 'differıınce' (7) sözcüğünü kullan­dı. Bu durumda okuma eylemi, yazarın iletmek is­tediği anlamın yakalanamadığı bir tür kovalama­caya, oyuna dönüşüyor (8), bir süre sonra okuyucu ko­valadığı şeyin ne olduğunu bile unutup yalnızca ko­şuyor (ya da sözcükler arasındaki uçurumda sürek­li düşüyor) olmanın yabanıl zevkine varıyordu. 'Temel ileti'nin böylece yok olmasıyla (ya. da bir iletilen olarak aslında hiç var olmadığının saptanmasıyla) metinden çıkarılacak hemen her türlü bildirinin geçerli kabul edilmesi gerekiyordu. Ayrıca, biraz önce andığımız sözcüklerarası / metinlerarası ba­ğımlılık yüzünden ortaya çıkan 'anlamların tamam­lanamamışlığı' (9), metinler arasındaki bütün sınırlan ortadan kaldırıyor (10), böylelikle güvenilirliğine ina­nageldiğimiz bazı tür1erde kullanılan dilin de (ör­neğin, Derrida için konuşursak felsefenin) en az ya­zınsal dil kadar kaypak ve aldatıcı, hatta bu yönle­rini gizlemeleri nedeniyle çok daha (Barthes'in de­yişiyle) 'sağlıksız' (11) olduğu anlaşılıyordu. İletme aracı olan dil herhangi bir alanda, herkesin gerçeği (böyle bir gerçek varsa bile) dilin o sonsuz labiren­tindeki yolculuktan hasara uğramadan kurtarıp alıcısına ulaştırmak olanaksızdı. Her metin, -gönde­ricinin aslında söylemek istemediği bazı öğeleri is­ter istemez içeriyor; 'bu öğeler de bazı durumlarda metne, iletilmek istenenin tam tersi bir anlam veril­mesine yol açıyordu. Bütün bu noktalardan yola çıkan Derrida, felsefe yazılarının iletinin aktarılması bağlamında nasıl başarısızlığa uğradığını gösterme­ye çalıştı.

Öte yandan, Amerika'da Paul de Man, Geofrey Hartman ve Hillis Miller'ın da bu yaklaşımı benimsemeleri ve yazınsal yapıtlara uygulamaları sonucu yapıbozuculuk etkili bir yöntem durumuna geldi. Bu yöntem, gücünü önemli ölçüde başkaldırıcı1ığından ve sınır tanımazlığından alıyordu. Metinler arasında sınır bulunmadığına, yaşantımız da dil üzeri­ne kurulu olduğuna göre yaşama ait her şey bir me­tinden ya da metinlerarası, ilişkilerden oluşuyordu.Böyle olunca, yapıbozucular yalnızca zararsız(!) yazınsal metin incelemeleriyle kalmadılar, yaşantımızı denetleyen ve yönlendiren temel kavramları da yeniden sorgulama gereğini duydular. (12) Bunun sonu­cunda gördüler ki yaşantımız doğal olmayan, temelsiz bir sıradüzene oturtulmuş bazı kavramların tekelindeydi. Örneğin, hiç sorgulamadan kabul ettiğimiz 'aile', 'ulus', 'millet', 'birlik', 'birliktelik', 'gerçeklik', 'dürüstlük' gibi kavramlar acaba ne ölçüde kendiliklerinden öne çıkmışlardı? Bu kavramlar bu­ günkü yüce konumlarına, doğal olarak içerdikleri erdemlerden dolayı mı, yoksa insanların onları ya­pay bir biçimde yüceltmeleri nedeniyle mi gelmişlerdi? Bu yapaylık bazı kavramlar arasındaki ikili ilişkilerde daha belirgin olarak gözlemlenebiliyor­du; işin kötüsü, erkek-kadın, akıllılık-delı1ik, düzen-düzensizlik, toplum-birey gibi ikili karşıtlıklardan ilk anılanların sonrakilere üstün tutulması, insan yaşantısını olumsuz yönde derinden etkiliyordu. İşte bu yüzden, yapıbozucular bu ikili karşıtlıklara saldırdılar; böylesi kutuplaşmaları aslında doğal bulmadıklarını, kavramların birbirlerinden egemen ideolojinin bağıra çağıra ilan ettiği kadar kesin sı­nırlarla ayrılmış olmadığını kanıtlamaya çalıştılar. Somut bir örnek verirsek, dikkatlerini erkek-kadın ikili karşıtlığı üzerinde yoğunlaştıran feministlerin elinde yapıbozuculuk son derece güçlü bir silah durumuna geldi.

Yukarıda belirtildiği gibi yapıbozuculuk yönte­mi yazınsal metinlere daha çok Amerika'da uygu­landı. Derrida, metnin çelişki yaratabilecek bir öğe­sini, metnin temelindeki zayıf noktayı (bu zayıf nok­ta bazen bir dipnot, bazen de önemsiz gibi görünen herhangi bir sözcük olabilirdi) (13) ya da metnin üze­rine kurulduğu, örneğin anlam, mantık, nesnelik gibi temel bir kavramı alıyor ve bunu yıkmaya çalı­şıyordu. Amerikalı yapıbozucular arasında seçkin bir yeri olan Paul de Man da bir metni çökertmek için dışarıdan müdahaleye gerek olmadığını, metnin dilbilgisel yapısından ortaya çıkan anlamla eğ­retilemeli anlamı arasında bir türlü sonuçlandırılamayacak bir kopukluk, bir kararlaştırılamazlık bulunduğunu, bunun okuyucuyu sonsuz bir bocala­ma içine düşürerek söz konusu metnin anlaşırlığını tehlikeye soktuğunu, hatta olanaksız kıldığını öne sürüyordu. (14) Paul de Man'a göre bir metni bozmak, yapısını sökmek için yapılması gereken şey yalnız­ca bu 'bozguncu' (l5) öğeleri belirlemekti. İşte bu ikisi, yapıbozucu incelemeleri yönlendiren başlıca teknik­ler oldu. Yapıbozucular önce bir yapısalcı gibi davranıp metindeki ikili karşıtları belirlediler: Ama bunları, metnin temelindeki sağlam omurgayı, kar­şıt kutuplar üzerine kurulmuş metnin geometrik sağlamlığını göstermek için kullanmadılar. Söz ko­nusu metnin bazı karşıtlıklar üzerine kurulduğunu kabul ettiler; ama bunun, yapıyı sağlamlaştırmak bir yana, bu karşıtlıkların, ayrıca ikili karşıtlıkların her birinde bulunan üstünlük ilişkisinin doğal dayanaktan yoksun olması nedeniyle yapıyı çökertme­ye hizmet ettiğini göstermeye çalıştılar.

Aşağıda, William Blake'in "The Tiger" / "Kaplan" ad­lı şiiri, yukarıda anılanlar göz önünde tutularak yapıbozucu eleştiri yöntemiyle incelenmiş­tir.

KAPLAN

Kaplan! Kaplan! ışık ışık yanıyorsun

Gecenin ormanlarında korsun,

Bu korkunç simetrini hangi ölümsüz

El verebildi, ya da hangi göz?

Hangi uzak derinlerde ya da göklerde

Yandı gözlerinin ateşi, nerde?

Hangi kanatlarla uçmayı amaçladı?

Hangi cesur eldi ateşi avuçladı?

Ve hangi omuz, hangi sanat

Bükebildi kalbinin kaslarını? Anlat.

Ve korkunç ayaklarını hangi yaman

El döktü kalbin vurmaya başladığı zaman?

Hangi çekiç? Hangi zincir?

Hangi ocaktan çıktı beynin? Kim bilir!

Hangi örsten? Hangi korkunç

El kavrayabildi beyninin ölümcül dehşetlerini, hangi avuç?

Yıldızlar mızraklarını aşağılara fırlattıklarında,,

Ve gözyaşlarıyla semayı ıslattıklarında,

Gülümsedi mi eserini gördüğü zaman?

Kuzuyu yaratan mıydı seni de yaratan?

 

Kaplan! Kaplan! ışık ışık yanıyorsun.

Gecenin ormanlarında korsun.

Bu korkunç simetrine hangi ölümsüz

El cesaret edebildi, ya da hangi göz?

 

1757-1827 yılları arasında yaşayan İngiliz şairi William Blake'in "Kaplan" adlı şiiri geleneksel eleş­tiri yöntemleriyle incelendiğinde çoğu zaman 'Her şeye gücü yeten Tanrı'ya bir övgü olarak yorumlan­mıştır. Şiirde de görüldüğü gibi Tanrı öyle kudretli­dir ki kaplan gibi dehşet verici bir hayvan yaratabilmiştir: Bunu yaparken de; kaplana bakanların as­lında onu yaratanın ne büyük bir güç olduğunu dü­şünmelerini istemiştir.

Bir başka açıdan şiir, kuzu ve kaplanın temsil et­tikleri 'iyi' ve 'kötü'yü, kendi varlığında birleştiren bir Tanrı'nın ululanması olarak da görülür. İçinde kötülük barındıran bir Tanrı düşüncesi ilk bakışta garip gelebilir ama aslında bu yaklaşım Hıristiyan­lık'taki Şeytan düşüncesiyle uyum içindedir: Kötülüklerin başı olan Şeytan'ın da kaplan gibi, kendi kendini yaratmış olmaması gerekir; çünkü bu, her şeyin kökü, kaynağı, mutlak nedeni olduğuna ina­nılan Tanrı düşüncesini sarsacaktır. Yine de, dinsel koşullanmaları bir yana bırakıp geleneksel yorum­lardan da bağımsız olarak düşünmeye başladığı­mızda elimizdekinin, eskilerin deyimiyle, bir tür 'dalalet', yani sapkınlık şiiri olduğunu fark ederiz. Çünkü şiirde konuşan kişi, Tanrı'nın 'Tanrılığı'nı sorgulayarak O'nun görüntüsünü bulanıklaştırmak­ta, öte yandan 'vahşi, boyun eğmeyen kaçağı' yü­celtmesiyle de Şeytan'a tapınınanın sınırlarında do­laşmaktadır.

Şiir, yapıbozucu bir gözle incelendiğinde görü­lecektir ki kaplanı Tanrı'nın olağanüstü gücünün bir simgesi olarak yorumlamak ilk bakışta sanıldığı ka­dar sağlam temellere dayanmaz. Her şeyden önce şiir, kendi başlığını kendisi yadsımaktadır: Çünkü, başlık büyük harflerle, biraz sonra "KAPLAN" üze­rine bir şiir okuyacağımızı duyurur. Oysa, bunun doğru olmadığı çok geçmeden anlaşılacaktır. Nede­ni ise, daha ilk dörtlüğün üçüncü dizesinden başla­yarak konuşucunun, dolayısıyla okuyucunun dik­katinin 'Kaplan'dan çok 'Kaplan'ın yaratıcısı üzeri­ne çevrilmesidir.

Kaplan! Kaplan! ışık ışık yanıyorsun

Gecenin ormanlarında korsun,

Bu korkunç simetrini hangi ölümsüz

El verebildi, ya da hangi göz?

Böylelikle, üçüncü dizeye geldiğimizde dikkatimi­zin odak noktası artık başlığın - kaba bir biçimde, neredeyse bir buyurgan tavrıyla - okuyucuya da­yattığı nokta değildir. Başka deyişle, önceki dizeler­de "ışık ışık yanıyorsun" deyişiyle yüceltilen Kap­lan artık - karanlık bir gecede yanan ateş örneği ­bakanların dikkatlerini kendi üzerinde tutmaya ye­tecek güce sahip değildir. Dahası, "burning bright" / "ışık ışık yanıyorsun" tanımlaması, genel kanının tersine, Kaplan'ın zararına işler ve okuyu­cunun gözünde onun gücünü azaltır. Çünkü, 'yan­mak' sözcüğü 'tükenmek' anlamını da içerir. Kap­lan yanan bir ateşse, bu onun aynı zamanda yana­rak gücünü yitiren (sönen) bir ateş olmasını da ge­rektirir.

Ayrıca, ikinci dörtlükte:

Hangi uzak derinlerde ya da göklerde

Yandı gözlerinin ateşi, nerde?

diye sorulur; böylece bakışlarımız Kaplan'ın gözle­rindeki ışığa takılıp kalmak yerine onu aşıp uzak­lardaki gerçek ışık kaynağına yönelir.

Okumayı sürdürürsek, üçüncü ve dördüncü dörtlüklerde 'yaratıcı Tanrı'yı işbaşında görürüz. Kaplan'ın yaratılış evreleri sinema tekniğiyle sunu­lur: Filmin her karesinde Tanrı, bedenin belirli bir organını biçimlendirmektedir. Böylece Kaplan'ın anatomik yapısı çözümlemeci bir yöntemle verilmiş oluyor. Kaplan, bizim için bilinmez bir güç olmak­tan çıkmıştır artık. İnsan olarak, yabancı şeylere oranla bildik şeylerden daha az korktuğumuz için, üzerinde dehşet ve hayranlıkla kafa yormaya değer, gizemli bir varlık olarak görmemeye başlarız artık Kap­lan'ı., içini dışını bildiğimizden, eski oyuncağından bıkan çocuğun yaptığı gibi bir köşeye fırlatıveririz.

İlk bakışta bütün bunlar 'Her şeye gücü yeten Tanrı' imgesini güçlendiriyor gibidir, ama ortaya koyduğu iş yeterince 'büyük' olmayan birine, yaptı­ğı işe bakarak nasıl 'büyük' diyebiliriz? Söz konusu kişinin büyüklüğünün ve gücünün yapıtına da yan­sıması gerekmez mi? Şiirde Tanrı ve Kaplan birin­cinin ikinciye hükmettiği bir üstünlük sıralamasıyla sunulur. Oysa kendi ordusundan daha güçsüz ya da en azından ona denk güce sahip olmayan düş­man ordusuna karşı bir komutanın kazandığı savaş, onun büyüklüğünü ne ölçüde gösterebilir? Bu du­rumda Blake, bıçak sırtında tehlikeli bir oyun oynu­yor demektir: Yaratıcısını yüceltmek amacıyla Kap­lan aşağılandıkça, yaratıcı da değerinden bir şeyler yitirmektedir.

Beşinci dörtlükte Tanrı'nın, hem Kaplan'ın hem de Kuzu'nun yaratıcısı olabileceğinden söz edilme­siyle, 'güçlü Kaplan' ve dolayısıyla 'mutlak güç ola­rak Tanrı' imgesinin altı bir kez daha oyulur. Nede­nine gelince, şiir şu karşıtlıklar üzerine kurulmuş gibi görünür:

Kaplan - Kuzu

ışık - karanlık

karanlık - ışık

güçlü - güçsüz

Ne var ki bu ikili karşıtlıkların zaman zaman birbir­lerinin sınırlarını geçtikleri (yukarıdaki şemada, ışık-karanlık karşıtlığındaki üstünlük sıralaması bu yüzden değişiyor) ve aslında şematik gösterimde ol­duğu gibi net bir kutuplaşma yapmadıkları gözlem­lenebilir.

Buraya kadar Kaplan'ın 'güçlü'den çok 'güçsüz'ü temsil etmeye geçiş sürecini açıkladık; gene, ateşin sönmesiyle ışığın nasıl karanlığa dönüştüğünü, Kaplan'ın gizeminin ortadan kalkmasıyla çevresin­deki karanlığın nasıl ışıkla dolduğunu gördük. Tüm bunların üstüne Kuzu'nun - aslında gereksiz olarak - anılmasıyla Kaplan'a son darbe iner. Çünkü, o ürküntü verici gücün simgesi olan Kaplan'ın, uysal1ık ve edilgen kabullenişi simgeleyen Kuzu'yla aynı ulamda (yaratılmışlar ulamında) düşünüldüğü kesinlik kazanmıştır. Kaplan'ın yaratılış serüveninin şiirde önemli bir yer tutması ve Kuzu'dan şiirin son­larına doğru söz ediliyor olması, bundan önceki tüm dizelerin Kaplan'ın Kuzulaşması sonuna hazırlık amaçlı olduğunu düşünmeye götürür bizi. Buna gö­re, Tanrı hem 'iyi'yi, hem 'kötü'yü yaratmışsa da on­ları birbirinden ayrı tutmada başarılı olamamıştır. Ayrıca Kaplan bazen uzak, karanlık ormanlarda gö­rüntüleniyorsa bu, Tanrı kendisini sürgün ettiği için değil, böyle bir yazgı Kaplan'ın kendi özgür seçimi olduğu içindir. Kaldı ki her 'sürgün' olayının, bir ön­cesi vardır: Şeytan, Tanrı tarafından yaratılmıştır; ama (sürgün öncesi) ona karşı gelmeyi seçip seçme­mek kendi istencindedir. Bu açıdan Kaplan, Dr. Frankenstein'ın Canavar'ına benzer. Canavar da Dr. Frankenstein tarafından yaratılmış, ama ona boyun eğmeyi reddederek karanlık ormanlarda saklanma­yı seçmiştir. Bu yüzden üçüncü ve dördüncü dört­lüklerde Tanrı'yı işbaşında izlerken, tehlikeli uğraşı içindeki lanetli Dr. Frankenstein'ı görür gibi oluruz.

Öte yandan şiirde, elindeki çekiciyle ocağının, örsünün başında bir demirci ustası olarak görüntü­lenen Tanrı, Dr. Frankenstein'dan önce eski Yu­nan'daki demirci Tanrı Hephaistos'u çağrıştırır. Hephaistos'un topal bir Tanrı olduğu düşünülürse şiirdeki Tanrı'nın neden (örneğin Hıristiyanlık'ta ol­duğu gibi) insanlarüstü kusursuz bir Tanrı'ya değil de, insanlarla fazla içli dışlı olmuş, sayısız insan za­yıflıklarına sahip Yunan tanrılarından birine, onla­rın içinden de hemen göze çarpacak bir kusura sa­hip Hephaistos'a benzetildiği sorulabilir.

Kafamızda uyanabilecek bir soru da şudur: 'Ya­ratıcı Tanrı' gerçekten 'yaratıcı' mıydı? Şiirde, İngi­lizce'de yeterlilik belirten 'could' ve cesaret belirten ‘dare' sözcüklerinin, Kaplan'ın yaratılış sürecini anlatmak için kullanılması Tanrı'nın gücünü bir kez daha sorgular; insanlar için geçerli olan yeterlilik ve cesaret ölçütlerinin, bu biçimde Tanrı için de kulla­nılmasıyla Tanrı'nın 'her şeye gücü yeter' olma sıfatı zayıflatılır. Bu durum da bizi 'her şeye gücü yeter' olmayan bir Tanrı'nın, yaratmaya da gücünün yet­meyebileceği düşüncesine götürür.

Şiirde kullanılan, yanıtsız sorular sorma tekniği de bu türden kuşkuların doğmasında etkili görü­nür; hatta şiir bu soruların art arda dizilmesiyle örülmüştür.

Yazılı yapıt ve onun yazarı çoğu zaman bir yaratıcı-yaratı ilişkisi içinde düşünülür. Aynı ilişkiyi Blake ve şiiri, Tanrı ve Kaplan arasında düşünecek olursak, şiirin hiçbir soruyu yanıtlamadığı gibi pek çok soru sorduğunu görürüz; aynı biçimde Tan­rı'nın yaratısı Kaplan da kendisine bakanların zihninde birçok soru uyandırır. Geleneksel okumada bu sorular yalnızca retorik öğeler olarak algılanır; soruların yanıtları okuyucu tarafından zaten bilini­yordur ya da bunlar soru değil Tanrı'nın büyüklü­ğü karşısında duyulan içten hayranlığı dile getiren ünlemlerdir. Oysa, yazılı metnin ve şiirin dilbilgisel yapısı bu konuda hiç ipucu vermez. Böylece, bizi Tanrı'nın görkemine hayran olmaya götürmesi ge­reken şiir, Tanrı'nın - bırakın görkemine hayran ol­mayı - Tanrılığı üzerine kuşku duymaya götürür.

Sonuçta, herhangi bir sanat yapıtına getirilebile­cek bütün yorumlar gibi, bizim burada yapmayı de­nediğimiz yapıbozucu yorum da kuşkusuz, 'mutlak' değildir. Bir başkası çıkıp şu elinizdeki metne yapıbozucu yöntemi uygulayabilir; onun ürettiği metne de bir başkası aynı şeyi yapabilir. Aslında ya­pıbozuculuk bunun tersini ileri sürmez: Bu durum yapıbozuculuğun savını doğrular, çünkü o bir 'uçu­rum çiçeği'dir ve - şarkıdaki gibi - yeniden, hep "ye­niden doğar ölümlerde."

 

KAYNAKLAR VE NOTLAR
1. Moran, Berna, E debiyat Kuramları ve Eleştiri (İstanbul: Cem Yayınevi, 1991), s. 172.
2. a.y.
3. a.y.
4. a.y.
5. Eagleton, Terry, Edebiyat Kuramı, çev: Esen Tarım (İstanbul, Ayrıntı Yayınlan, 1990), s. 150.
6. a.g.y.
7. Moran, Berna a.y., s. 184. Moran bunu şöyle açıklıyor:
"Differance terimini Türkçe'ye, daha doğrusu herhangi bir dile çevirmek olanaksız, çünkü bu Derrida'nın Fransızca differer fiilinin iki anlamını (ayrı olmak ve ertelemek anlamlarını) bir sözcükte toplamak amacıyla, difference' taki 'ence'ı 'ance'a dönüştürerek kat ettiği bir sözcüktür."
8. Lodge, David, der., Modem Criticism and Theory (Londra: Longman, 1988), s. 110'da Jacques Derrida'nın "Structure Sign and Play in the Discourse of Human Sciences" başlıklı yazısından.
9. a.g.y., s. lB5.
10. Lodge, David, s. 363. Paul de Man "The Resistance to Theory."
11. Eagleton, Terry, a.g.y., s. 157.
12. Sibel Irzık, Deconstruction and the Politics of Criticism (New York, Garland Publishing, 1990) adlı kitabın 168'inci sayfasında Derrida'nın "But, Beyond..." başlıklı yazısından yaptığı alıntıda Derrida ("Everything became discourse," "Her şey söyleme dönüştü," diyerek) metnin alanını genişletmesinin altında stratejik bir nedenin yattığını, çünkü gene kendisinin dediği gibi böyle yapmakla yapıbozucıı1uğa Güney Afrika'ya ve ırk ayrımcılığına (yani dış dünyaya, politikaya, pratik hayata) da el atma olanağını tanımış olduğunu belirtir.
13. Eagleton, Terry, a.g.y., s. 155.
14. Lodge, David, a.g.y., ss. 336-367, Paul de Man "The Resistance to Theory. "
15. Moran, Berna, a.g.y., s. 188.