BORGES VE POSTMODERNİZM

Cengiz ERENGİL

 

1. "Okur, bebeklik döneminde yalnızca tek tek kelimeleri görür; ne tamlamaları, ne bağlamı ve ne de metaforları göremez" (Eco)

2. 'Postmodernizm' başlıklı kitabında Jameson'un, Lyotard'ın ve Habermas'ın bu konu ile ilgili bazı metinlerini bir araya getiren Necmi Zeka, kitabın ilk bölümüne yerleştirdiği 'Yolları Çatallanan Bahçe, Aynalı Gökdelenler, Dil Oyunları ve Robespierre' başlıklı yazısına, Baudrillard'ın 'gerçeklik' ilkesi yerine 'benzeşim' ilkesinin (simulation) geçtiği yolundaki hipotezini açıklarken başvurduğu

bir Borges metni ile başlar:

3. Bilimde Kesinlik Üstüne:

Bu imparatorlukta Haritacılık Sanatı öylesine bir Mükemmellik'e erişmişti ki, bir tek Eyalet'in haritası bütün bir Şehir'i ve imparatorluğun haritası bütün bir Eyaleti kaplıyordu. Zamanla, bu Ölçüsüz Haritalar yetersiz bulundu ve Haritacılık Okulları, imparatorluk büyüklüğünde olan ve noktası noktasına onunla çakışan bir imparatorluk Haritası çizdiler. Haritacılık Çalışmasına daha az Bağlılık duyan Sonraki Kuşaklar, bu aşırı büyütülmüş Harita'nın Yararsız olduğunu düşündüler ve Saygısızlık da göstererek onu Güneş'le Kışlar'ın Acımasızlıkları'na terk ettiler. Batı çöllerinde hala, Hayvanlar ve Dilenciler'in barındığı, parçalanmış Harita Kalıntıları duruyor; tüm Ülke'de, Coğrafya Bilim kollarından başka iz kalmamış

4. Baudrillard'a göre artık günümüzde, gerçeğe tamı tamına uyan ve böyle bir haritaya temel olacak bir dünya olmadığını, sadece gerçeği yeniden üretmeye yarayan çeşitli modeller ve gerçeğin genetik bir küçültmesi olan benzeşimlerin varolduğunu belirtir Zeka. Yitirilen şeyin 'gösteren ile gösterilenin o doğal sanılan birliği' olduğunu ekler.

5. Sonra Lyotard'ın, ressam Monory için yazdığı bir yazıda, 'modern özne' ile 'temsil' fikrine yönelik eleştirisini dile getirirken kullandığı bir Borges öyküsüne geçer. Bu öyküde şöyle bir olay anlatılmaktadır: " Aynaların dünyası ile insanların dünyasının birbirlerinden ayrı, bölünmüş olmadığı bir çağda, bir gece, ayna halkı dünyayı işgal eder. Çıkan savaşın sonunda, Sarı Sultan'ın büyü gücü sayesinde ayna halkı alt edilir. Sarı Sultan, işgalcileri aynalara hapsedip, bundan böyle insanların hareketlerini taklit etmekle cezalandırır. Artık ayna halkı, insanların kölesi, yansımalardır. Ama bir gün gelecek, büyü bozulup, ayna halkı da özgürlüğüne kavuşacaktır"

6. Lyotard'a göre insanın bilinç sahibi bir özne olarak ortaya çıkışının, tıpkı Borges'in metninde olduğu gibi, güçlerin, içgüdülerin, arzuların hapsedilmesine ve onların sınırlarını belirleyen bir Aynanın bulunmasına bağlı olduğunu vurgular. Lyotard, Sarı Sultan'ın bir despot olduğu fikrindedir ve buradan hareketle onun özellikle 'kavramlaştırma' ve 'gösterme'nin olanakları ve sorunları üzerine düşündüğünü, kavramsala teslim olmayan, gösterilemez'e tanıklık eden, araştırıcı ve denemeye açık bir sanat önerdiğini ekler.

7. Sonra Foucault'nun, insan bilimlerinin arkeolojisini çıkarmaya çalıştığı 'Kelimeler ve Şeyler' kitabının başlangıcındaki bir başka.

Borges metnine geçer. Bu Borges metninde, hayvanların sınıflandırılmasına ilişkin ve bir Çin Ansiklopedisi'nden alındığı söylenen şöyle bir tasvir vardır: " a) imparatora ait olanlar, b) Mumyalanmış olanlar, c) Evciller, d) Süt domuzları, e) Sirenler, f) Olağanüstü olanlar, g) Sokak köpekleri, h) Bu sınıflamaya dahil edilmemiş olanlar, i) Kudurgan olanlar, j) Sayısız olanlar, k) Çok ince bir deve tüyü fırçayla çizilenler, i) Ve saire, m) Az önce su testisini kırmış olanlar, n) Uzaktan bakınca bir sinek gibi görünenler"

8. Postmodernizmin gözdesi olan bu yazar, Borges, üzerinde durmak, kuşkusuz postmodernizm konusuna girmenin en iyi yollarından biri. Ama postmodern sayılabilecek düşünürlerin Borges metinlerine' yaptıkları göndermeler, Sartre'ın Dostoyevski'yi, Benjamin'in Baudlaire'i ya da Heidegger'in Hölderlin'i okumasına benzemiyor pek. Borges'e duyulan yakınlık, daha çok herkesçe de paylaşılamayan bir duygudaşlık düzeyinde. Daha doğrusu benzerliği asıl Borges ile postmodernizmin yaygın imajları arasında kurmak gerekiyor. Borges metinlerinin sık sık yinelenen, tartışılan özellikleri ile postmodernizmin özellikleri arasında önemli bir benzerlik var. Borges deyince, bir çırpıda şunlar sıralanıyor hemen: labirentler, aynalar, alegoriler, şaşırtmacalar, bilmeceler, mitolojiler, parodiler; bir yandan da kimilerine göre aşırı incelik, züppelik, bilgiçlik, sahtelik vs. Borges'e duyulan hayranlık ya da nefreti göstermek için sıralanan her şey, üç aşağı beş yukarı, postmodernizm için de kullanılıyor. En yaygın küçümseme de, postmodernizmin bir 'moda' olduğu eleştirisi ki, aslında pek de yanlış değil. Çünkü diğer pek çok görünümüyle birlikte, (Yuppi'lerde izlerini bulabileceğimiz) bir 'hayat tarzı' olma özelliği de var postmodernizmin. Kabaca, Beat'ler ile Punk'lar, Sartre ile Foucault arasına çekilecek bir çizginin öte yanı -bütün sınır anlaşmazlıklarına rağmen ­postmodernizmin toprakları sayılabilir.

Nasıl ki modernlik, Augustin'e ya da Eflatun'a bağlanabiliyorsa, postmoderniik de Sofistlere kadar geri götürülebiliyor. Hatta ­diğer yapıtlarıyla olmasa bile- 'Yargı Gücünün Eleştirisi' kitabıyla Kant, 'dil oyunları' ile 'ikinci' Wittgenstein , tamamlanamazlık (nihai belirsizlik) teoremi ile Gödel , tabii ki Nietzsche ve onun gö zdesi Herakleitos, postmodernizm saflarında yer alıyorlar. Böylece, Eflatuncu -Aristocu, Diyonizoscu -Apolloncu gibi, modern - postmodern ayrımı da, çoğu zaman, felsefi ya da 'tinsel' bir tavır olma özelliğine bürünüyor...

Yine de postmodernizmin, 'post' ekinden kaynaklanan bir 'sonralık', bir başkaldırı boyutu taşıdığını da unutmamak gerek. Herhangi bir tanıma indirgenemeyecek bir karmaşıklığa, düzensizliğe sahipse de, postmodernizm öncelikle modernlikle bir hesaplaşma demek. Bu yönüyle de kuşkusuz içinde modernizm karşıtlığını ya da modernizm öncesini de barındırıyor... Aydınlanma tartışması ya da kavram - merkezciliğin eleştirisi gibi, görünürde dar kapsamlı karşı çıkışların, aslında Batı fikir hayatında büyük bir huzursuzluğun yankıları olduğu anlaşılıyor. Habermas gibi, kervanın bütün olumsuzluklarına rağmen, aynı yolda devam etmesini canla başla savunanlar çıkmaktaysa da, bir yeniden değerlendirme süreci olarak postmodernizm her alanda ağırlığını hissettiriyor. Özne / nesne ya da söz / yazı ayrımı gibi, Batıyı meydana getiren en temel kavram ve kategorilerin sorgulanması olarak ele alındığında, postmodernizm tümüyle Avrupa içinden doğmuş bir 'farklılık'.

9. Rosenau'ya göre postmodernizm, "nedenselliği, belirlenimciliği, eşitlikçiliği, hümanizmi, liberal demokrasiyi, zorunluluğu, nesnelliği, akılıcılığı, sorumluluğu ve hakikati sorgular. Toplum biliminin geleceği için temel önem taşıyan sorunlarla ilgilenir. "

10. "Post-modernizmin meydan okumadığı şey yok gibi. Epistemolojik varsayımları reddediyor, metodolojik uzlaşımları çürütüyor, bilgi iddialarına direniyor, hakikatin her türlü versiyonunu bulanıklaştırıyor ve politika önerilerini bir kenara atıyor."

11. Aynı sayfadaki dipnotta Rosenau, burada post-modernizm konusunda yazılanların büyük çoğunluğunun, post-yapısalcılık için de geçerli olduğunu belirtiyor.

12. "Edebiyatta rasyonaliteye meydan okuyan post-modern romancılar, katı, çizgisel olay örgüsünden vazgeçerler: Öyküdeki her türlü düzenli öğe ya da tasarım okur tarafından sağlanmalı, hatta uydurulmalıdır. Psikolojideyse bu eğilim, bilinçli, mantıklı, tutarlı öznenin sorgulanması biçiminde ortaya çıkar."

13. Madan Sarup, 'Post-yapısalcılık ve Postmodernizm' başlıklı kitabında, geçtiğimiz otuz yıl içinde gerek yapısalcıların ve gerekse post-yapısalcıların, insanın anlama yetisi ile ilgili önemli

katkılarda bulunduklarını belirtir. Özellikle vurguladığı isimler arasında Levi-Strauss, Lacan, Derrida, Foucault, Deleuze ve Lyotard gibi düşünürler vardır ve görkemli bir çalışma 'gövdesi' üretmişlerdir. Konuya girerken öncelikle 'insan öznesinin eleştirisi'ni gündeme getirir ve 'özne' teriminin, 'birey' teriminden farkını ortaya koyar. 'Birey' terimi Rönesans kaynaklıdır, insanın özgür olduğunu ve düşünce sürecinin asla baskı altına alınamayacağını varsayar. Descartes'ın felsefesinde bu 'birey' kavramı, 'us' kavramı ile birlikte ele alınır ve şu önerme kurulur: "Düşünüyorum, demek ki varım" (Deseartes) "Deseartes'ın 'Ben'i, kendisini tamamıyla 'bilinçli' ve dolayısıyla 'kendini bilebilir' bir konumda varsayar. Burada 'ben', özerk olmakla kalmayıp, aynı zamanda kendi içinde 'tutarlı' olarak görülür. Bu yüzden, bilinç ile çatışkı içinde olmasına rağmen varolan ben'den ayrı, bir başka ruhsal etkinlik alanı imgelenemez "

14. Yapısalcı Levi-Strauss'un, insan öznesini, 'felsefenin şımarık veledi' olarak adlandırdığını belirtir Sarup. Strauss'a göre insan bilimlerinin değişmez amacı, insanı 'oluşturmak' değil, tersine onu 'çözündürmek'tir. Bu görüş sonradan yapısalcılığın sloganı olmuştur. " Nitekim, Sartre'ın istenççiliğine karşı tepki gösteren Althusser, Marksizmi kuramsal bir karşı-insancılık (anti-hümanizm) çizgisinde yeniden yorumlayarak özneyi çözündürdü" 15. Post-yapısalcılar özneyi çözündürrnek istemektedirler. Derrida ve Foucault'nun bu anlamda, bir özne kuramına sahip olmadıklarının söylenebileceğini belirtir Sarup. Lacan ise gerek düşüncesinin Hegelci felsefe yönünde biçimlenmiş olması ve gerekse üzerinde çalıştığı bilim dalının psikanaliz olması nedeniyle özneye bağlı kalmıştır ve sıra dışı bir örnekti Sarup'a göre. "Bu kuramcıların birçoğunun anlamadığı, yapı ve öznenin birbirlerine bağımlı ulamlar olmalarıdır. Dengeli bir 'yapı' düşüncesi, gerçekten de kendisinden ayrı sayılması gereken bir özneye bağımlıdır"

16. 'ikinci olarak,' der Sarup, 'hem yapısalcılar ve hem de post yapısalcılar 'tarihselciliğin eleştirisi'ni yapmaktadırlar ve tarihin içerisinde bir örüntü olduğu görüşüne sıcak bakmamaktadırlar.'

17. Üçüncü olarak bir 'anlam eleştirisi'nin söz konusu olduğunu belirtir Sarup. "Saussure'ün, gösteren (signifier) ile gösterilen (signified) arasında çizdiği ayrım anımsanacaktır. Bu anlamda 'elma' sözcüğünün bildirdiği 'imge' (image) gösteren, 'elma kavramı' da gösterilen'dir. Gösteren ve gösterilen arasındaki yapısal ilişki, dilsel bir gösterge (sign) oluşturur. Dil ise bu göstergelerden meydana gelir. Dilsel gösterge yasasızdır, bu durum 'dilsel gösterge'nin bir şeyi belli bir zorunluluk yoluyla değil, uzlaşım ve ortak kullanımla temsil ettiği anlamına gelir. Saussure aynı zamanda, her gösterenin anlamsal değerinin, yalnız ve yalnız dilin yapısı içindeki konumuna bağlı olarak kazanıldığını da vurgulamıştır. Böylesi bir gösterge anlayışında,

gösteren ile gösterilen arasında, yeri geldiğinde değişebilecek bir denge ilişkisi vardır"

18. Dördüncü olarak 'felsefe eleştirisi'nin söz konusu olduğunu belirtir Sarup. "ilk çalışmalarında Althusser, 'kuramsal pratik' üzerine yazmış, Marksist Felsefe'nin bir bilim olduğunu öne sürmüştür. Ayrıca Hegelcilik içinde kalarak ideoloji sorunsalı üzerine yazan 'genç Marx' ile ekonomik kavram ve süreçler anlayışına bağlı bir bilim adamı olarak yazan 'yetişkin Marx' arasında açık bir ayrım yapmıştır. Yapısalcıların, dili, Fransız düşüncesinin merkezine, felsefe karşıtı bir yolla, Comte ve Durkheim'ın daha önceleri belirledikleri yaklaşımlar doğrultusunda taşıdıkları da burada dikkate alınmalıdır."

19. Ele alınan ürünün edilgen bir tüketimi olarak düşünülen 'okuma edimi', değergesini (status) yitirmiştir ve bunun yerine, 'okurun performansı' geçmiştir. Yeni yaklaşım hem gösterilenden gösterene bir kayışı kapsadığından, hem de değergesini ve erekliliğini (finality) kaybetmiş olduğundan, doğruya giden yeni yol, bundan böyle ister istemez sapa olacaktır.

 

@ : cengiz@cengizerengil.net
web : www.cengizerengil.net