Aydınlanma Nedir?

(Geçen sayının devamı)
Foucault
Çeviren: Kenan Kafkas

 

Bu bağlamda inanıyorum ki sıkça karşımıza çıkan ve insancılığa bağlı olan bu konusala eleştiri ilkesiyle ve kendi özerkliğimizde kendiliğimizin yaratılışıyla karşı çıkılabilir. Bu ilke aydınlanmanın kendi hakkında sahip olduğu tarihsel bilincin tam kalbindedir. Bu görüş noktasından aydınlanmayla insancılığı özdeşlikten çok gerilim durumunda görme eğilimindeyim.

Her durumda bunları karıştırmak bana tehlikeli, dahası tarihsel olarak yanlış görünüyor. İnsancının (hümanist) insan türünün insanı sorusu 17.yy boyunca çok önemliydi çünkü aydınlanma kendinin insancı olduğuna inandı. Bütün 19.yy boyunca Saint-Beuve ya da Burckhardt gibi kişiler için çok önemli olan 16.yy insancılık tarihinin, aydınlanmadan ve 18.yy'dan ayrı ve bazende açıkça zıt olduğunu belirtmeye değer. 19.yy bu ikisine karşı çıkma en azından ikisini birbirine karıştırma eğilimine sahipti. Her durumda bence aydınlanmanın yanında ya da karşısında olma şantajından kendimizi kurtarmak zorunda olduğumuz gibi insancılık konusunu aydınlanma sorusuyla birbirine karıştıran tarihsel ve ahlaksal kafa karışıklığından kaçmak zorundayız. Bunların son iki yüzyıl içindeki karmaşık ilişkilerinin çözümlemesini yapmak, eğer kendimiz ve geçmişimize ait bilincimize bir ölçü açıklık getirmemiz gerekirse zahmete değer bir proje olacaktır.

 

B. Olumlu olarak

Bu önlemleri göz önüne alırken kendimizin tarihsel ontolojisinin yoluyla söylediğimiz, düşündüğümüz ve yaptığımız şeylerin bir eleştirisine bağlı felsefi bir toplumsal tutum olan şeye daha olumlu bir içerik vermeliyiz.

Bu felsefi toplumsal tutum bir sınır-tavrı olarak nitelendirilebilir. Burda bir geri çevirme jestinden bahsetmiyoruz. İç-dış ikilisinin ötesine gitmeliyiz; sınırlarda olmalıyız. Gerçekte eleştiri, çözümleme ve sınırlar üzerinde derin düşünmeden ibarettir. Fakat eğer Kantçı soru bilginin sınırının ne olduğu ise bugünkü kritik soru olumlu bir soruya dönüştürülmelidir. Kısaca konu gerekli sınırlar içindeki eleştiriyi olası bir ihlal biçimi alan pratik eleştiriye dönüştürmektir.

Bu açık bir sonuç getirir. Eleştiri artık evrensel değeri olan biçimsel yapı arayışı içinde değil, daha çok bizi kendimizi oluşturmamıza götüren ve kendimizi yaptığımız, düşündüğümüz ve söylediğimiz şeyler olarak tanımamıza sebep olan tarihsel araştırma olarak uygulanacaktır. Bu anlamda bu eleştiri aşkınsal değildir ve amacı da metafiziği olası kılmak değildir. Bu tasarım olarak genbilimsel, yöntem olarak da arkeolojiktir. Arkeolojik –aşkınsal değil– şu anlamda, bütün bilginin ya da bütün olası ahlaki eylemin evrensel yapısını tanımlamaya çalışmayacak, düşündüğümüz, söylediğimiz ve yaptığımız şeyleri ifade eden söylevin örneklerini ele almaya çalışacaktır. Bu eleştiri ne olduğumuz ve neyi bilmemizin ya da yapmamızın imkansız olduğundan birşey çıkarmak anlamında genbilimseldir. Fakat bu bizi biz yapan, olduğumuzu yaptığımızı ve düşündüğümüzü daha fazla olmamak, yapmamak ve düşünmemekten ayrıdır. Bu, nihayet bir bilim haline gelen metafiziği olası kılmaya çalışmak değil, tanımlanmamış özgürlük çalışmasına mümkün olduğunca büyük bir hız vermeye çalışmaktır.

Fakat eğer özgürlüğün doğrulanması ya da boş hayali ile tatmin olamayacaksak, bana öyle geliyor ki bu tarihsel-eleştirel tavır aynı zamanda deneysel olmalıdır. Yani bu kendi sınırlarımızda yaptığımız çalışma bir yandan bir tarihsel sorgulama dünyası açmalı, diğer yandan da hem değişimin olası ve istenen olduğu noktaları yakalamak hem de bu değişimin alacağı tam formu belirlemek için kendisini gerçeklik, çağdaş gerçeklik sınavına koymalıdır. Bu demek oluyor ki kendimizin tarihsel ontolojisi küresel ve radikal olduğunu iddia eden bütün projelerden uzak durmalıdır. Aslında deneyimden biliyoruz ki başka bir toplumun, başka bir düşünme tarzının, başka bir kültürün, başka bir dünya görüşüne ait bütün düzenlemeleri üretmek için çağdaş gerçeklik sisteminden kaçma iddiası sadece en tehlikeli geleneklerin geri dönmesiyle sonuçlanmıştır. Ben, bizim olma ve düşünme şekillerimizi, otoriteyle olan ilişkilerimizi, cinsiyetler arasındaki ilişkileri, deliliği ya da hastalığı algılama şeklimizi ilgilendiren belli sayıdaki alanlarda son yirmi yılda olası olduğunu kanıtlayan özel dönüşümleri tercih ediyorum. Yirminci yüzyıl boyunca en kötü politik sistemler tarafından bir kaç insan için tekrar edilen düzenlemelere, bu tarihsel çözümleme ve pratik tavırda yapılan kısmi dönüşümleri bile tercih ediyorum.

Dolayısıyla kendimizin eleştirel ontolojisine uygun toplumsal felsefi tutumu, ötesine geçebileceğimiz tarihsel-pratik sınır sınavı olarak dolayısıyla da özgür varlıklar gibi kendi üzerimizde kendimiz tarafından gerçekleştirlen bir çalışma olarak nitelendirmeliyim.

Hala itirazın arkasından gitmek hiç şüphesiz tamamen kabul edilebilir. Eğer kendimizi bu tür, devamlı kısmi ve yerel sorgulama yada sınavla sınırlarsak bilinçli olmadığımız ve üzerinde hiçbir denetimimiz bulunmayan daha genel yapılar tarafından belirlenme riskine kendimizi atmış olmaz mıyız ?

Tarihsel sınırımızı oluşturabilecek tam ve tanımlayıcı herhangi bir bilgiye erişmemizi sağlayacak bakış açısına ulaşma umudumuzdan vazgeçmek zorunda olduğumuz doğru. Bu bakış açısından kendi sınırlarımız ve onların ötesine geçebilme olasılığı hakkkında sahip olduğumuz kuramsal ve kılgısal deneyimler daima sınırlı ve belirlidir. Dolayısıyla biz her zaman yeniden başlama durumundayız.

Bu, düzensizlik ya da beklenmeyen bir olay hariç hiç bir işin yapılamayacağı anlamına gelmez. Sorgulanan çalışmanın kendi genelliği, kendi sistematikliği, kendi homojenliği ve kendi riskleri vardır.

 

(a) Kendi Riskleri

Bunlar "kapasite ve güç ilişkilerinin paradoksu" denilebilecek şeyler tarafından gösterilir. Biliyoruz ki 18.yy'ın ya da 18.yy'ın bir bölümünün büyük umudu ya da beklentisi bireylerin birbirlerine göre orantılı ve eşzamanlı olarak büyümesidir. Bundan başka batı toplumlarının (belki de bunların tekil tarihsel kaderlerinin kökü buradadır. Öyle bir kader ki yörüngesi bakımından diğerlerinden çok farklı ve çok evrensel, diğerlerine göre çok baskın) bütün tarihi boyunca yetenek edimi ve özgürlük için mücadele kalıcı öğeler oluşturmuştur. Şimdi yeteneklerin gelişmesi otonominin gelişmesi arasındaki ilişkiler 18.yy'ın sandığı kadar basit değil ve biz değişik teknolojiler (ya ekonomik hedefli üretimlerden, ya amacı toplumsal düzenleme olan kurumlardan ya da iletişim tekniklerinden bahsediyoruz) tarafından ne tür güç ilişkilerinin taşındığını görebildik. Hem ortak hem bireysel disiplinler, devlet gücü adına yapılan normalleştirme süreçleri, toplumun ya da nüfus bölgelerinin talepleri ise örnekleri oluşturmaktadır. O zaman tehlikede olan şudur: Yeteneklerin gelişmesi güç ilişkilerinin kuvvetlendirilmesinden nasıl ayrılabilir?

 

(b) Homojenite

Bu "pratik sistemler" denilebilecek şeylerin çalışmasına götürür. Burada insanların kendileri hakkında verdikleri sunumları değil, onların bilgisi dışında onları belirleyen koşulları değil, fakat daha çok ne yaptıklarını ve bunları nasıl yaptıklarını homojen referans alanı olarak alıyoruz. Yani onların birşeyler yapma şekillerini (buna teknolojik yan diyebiliriz) düzenleyen rasyonalite biçimleri ve bu pratik sistemler içinde hareket ettikleri özgürlük, diğerlerinin yaptıklarına tepkileri, oyunun kurallarını değiştirme, bir noktaya kadar (buna uygulamaların stratejik yanı da denebilir). Dolayısıyla bu tarihsel-eleştirel çözümlemelerin homojenitesi uygulamaların alanı tarafından teknolojik ve stratejik yanlarıyla garanti edilir.

 

(c) Sistematikliği

Üç geniş alandan ortaya çıkan pratik sistemler: şeylerin üzerinde denetim ilişkileri, başkaları üzerinde eylem ilişkileri, kendiyle ilişkiler. Bu üç alanın birbirine yabancı olduğu anlamına gelmez. Şeyler üzerinde denetim başkalarıyla ilişki tarafından gerçekleştirilir ve başkalarıyla ilişki de her zaman kendiyle ilişki getirir. Fakat belirliliği ve karşılıklı bağlantıları çözümlenmesi gereken üç tane eksenimiz var. Bilgi ekseni, güç ekseni, etik ekseni. Diğer bir değişle kendimize ait tarihsel ontoloji bir dizi soruya cevap vermek zorundandır. İstediğimiz kadar çoğaltabileceğimiz aşağıdaki gibi sistematize edilmiş soruları işaret eden belirsiz sayıda sorgulama yapmak zorunda: kendi bilgimizin özneleri olarak nasıl oluşturulduk? Güç ilişkilerini uygulayan yada bunlara maruz kalan özneler olarak nasıl oluşturulduk? Kendi eylemlerimizin ahlaki öznesi olarak nasıl oluşturulduk?

 

(d) Genelliği

Son olarak bu tarihsel-eleştirel sorgulamalar bir maddeyle, bir dönemle, belirlenmiş uygulama ve söylemler bütünüyle ilgili olması anlamında gayet kendine özgüdürler. En azından içinden türediğimiz batı toplumları seviyesinde zamanımıza kadar devam etmesi anlamında bir genelliğe sahiptirler. Örneğin, akıllılık ve delilik ya da hastalık ve sağlık ya da suç ve yasa arasındaki ilişki; cinsel ilişkilerin rolü sorunu ve benzerleri.

Fakat bu genelliği ortaya getirerek zaman üzerindeki tarih ötesi sürekliliğinin izlerinin takip edilmesi gerektiğini ya da değişik hallerinin kovalanması gerektiğini söylemiyorum. Yakalanması gereken bildiğimiz kadarı, bunun içinde uygulanan gücün biçimleri, kendimize ait deneyimler belirli tarihsel şekillerden başka hiç bir şey oluşturmazlar. Dolayısıyla sorunsallaştırma durumlarının çalışması, kendi tarihsel olarak tek biçimi içinde genel içerme sorularını çözümleme yoludur.

Sonuçlandırmak ve Kant'a geri dönmek için kısa bir özet.

Olgun yetişkinliğe ulaşıp ulaşamıyacağımızı bilmiyorum. Deneyimimizdeki bir çok şey, aydınlanma tarihsel olayının bizi olgun yetişkinler yaptığı konusunda ikna etmedi ve henüz o aşamaya gelmedik. Ancak bugün üzerindeki ve Kant'ın aydınlanma üzerinde düşünerek formüle ettiği kendimiz hakkındaki eleştirel sorgulamaya anlam atfetmek mümkün görünüyor. Bana öyle geliyor ki Kant'ın düşünmesi son iki yüzyıl boyunca önemini ve etkinliğini yitirmeyen filozofça düşünmenin bir yoludur. Kendimizin eleştirel ontolojisi kesinlikle bir kuram, öğreti hatta biriken bir bilginin kalıcı gövdesi olarak düşünülmemelidir. Bir tavır, bir toplumsal tutum, içinde ne olduğumuzun eleştirisinin aynı zamanda bize dayatılan sınırların tarihsel çözümlemeside olduğu bir felsefi yaşam ve bunların ötesine geçme olasılığı bulunan bir deneyim olarak tasarlanmalıdır.

Bu felsefi tavır birbirinden ayrı sorgulama çalışmalarına dönüştürülmelidir. Bu sorgulamaların rasyonalitenin teknolojik çeşiti ve özgürlüklerin stratejik oyunları olarak tasarlanan arkeolojik ve genbilimsel uygulama çalışması içinde yöntemsel bir uyumluluğu vardır. Bunların, bizim şeylerle, başkalarıyla, ve kendimizle olan ilişkilerimizin sorunsallaştırıldığı biçimlerin tarihsel olarak biricik olan tanımında kuramsal olarak uyumlulukları vardır. Tarihsel-eleştirel düşünmenin somut uygulamalarla sınanması sürecine getirilen özen içerisinde bunların kendi pratik uyumlulukları vardır. Kritik görevin hala aydınlanmaya inanç gerektirdiğinin söylenip söylenmemesi gerektiğini bilmiyorum. Özgürlüğe yönelik sabırsızlığımıza biçim veren sabırlı bir çalışma olan bu görevin sınırlarımız üzerinde çalışma gerektirdiğini düşünmeye devam ediyorum.